VEYSİ POLAT
Bazıları yaptığı pisliği herkesin bildiğini bile bile pişkin pişkin ortalıkta dolaşır.
Bazıları klavyenin başına geçince aslan kesilir, kelle avcılığına soyunur.
Bir de rüzgara göre yön değiştiren, güçlü gördüğüne yağ çekenler var.
Diyarbakır’ın bir lafı vardır:
Herkes önce kendi kapısının önünü süpürsün!
Çünkü bu kent, kimin ne yaptığını da bilir, kimin hangi taşın altına elini koyduğunu da…
Diyarbakır’ın kendine has bir dili, hafızası ve terazisi vardır.
Bu kentte öyle her şeyi sümen altı edip sonra hiçbir şey olmamış gibi dolaşamazsın.
Hele hele insanın yüzüne bakamayacağı işler yapıp ertesi gün ahlak dersi vermeye kalkarsan, kusura bakma ama bu memleket sana güler!
Birileri var; dün ne yaptığını herkes biliyor.
Kimin emeğinin üzerine basmış, kimin sırtından yükselmiş, hangi kapıyı hangi hesapla çalmış, hangi sözün arkasından hangi işi çevirmiş…
Bunların hepsi hafızalarda.
Ama gel gör ki bugün ortalıkta öyle bir dolaşıyorlar ki sanki memleketin dürüstlük abidesi!
Yüzde zerre kızarma yok.
Pişkinlik desen maşallah, tavan yapmış!
Diyarbakır ağzıyla söyleyelim:
Hele bir dur be kardeşim!
Bu kadar da yüzsüzlük olmaz!
Bir de klavye delikanlıları var.
Klavyenin başına geçince mangalda kül bırakmıyorlar.
Herkese hesap soruyor, herkesi sorguluyor, herkese parmak sallıyorlar.
Bir bakıyorsun savcı olmuş, bir bakıyorsun hakim, bir bakıyorsun cellat!
Kelle avcılığına çıkmışlar.
İsim ver, hedef göster, itibarsızlaştır, ortalığı karıştır…
Peki, insan bir kez olsun kendisine dönüp bakmaz mı?
Söz söylemek kolaydır.
Hele ki klavyenin arkasına saklanınca daha da kolay!
Ama asıl mesele, yüz yüze geldiğinde de aynı sözü söyleyebilmek.
Asıl cesaret, bir insanın emeğini, onurunu ve hakkını gözeterek konuşabilmektir.
Yiğitlik, başkasının kellesini istemek değil, kendi hesabını verebilmektir!
Bir de yağ çekenler var!
Rüzgar nereden eserse oraya dönen, güçlü gördüğünün gölgesine sığınan, dün arkasından konuştuğuna bugün methiyeler düzenler…
Menfaat neredeyse orada biterler.
Yüzüne gülüp arkasından başka konuşan, makamın karşısında eğilip garibanın karşısında kabaran tipler…
Diyarbakır’ın diliyle söyleyelim:
Yağcılığın da bir raconu olur be kardeşim, bari bu kadar eğilip bükülmeyin!
İnsan biraz omurgasını korur.
Her kapıda başka konuşarak, herkese başka görünerek siyaset de yapılmaz, dostluk da kurulmaz.
Unutmayın, menfaat bitince etrafınızdaki kalabalık da dağılır.
Geriye dönüp baktığınızda yüzünüz kızarmasın, yeter!
Bu kentte herkesin bir hikayesi var.
Kimi yıllardır üretmeye çalışıyor, kimi işçinin maaşını ödemek için gecesini gündüzüne katıyor, kimi bir gencin iş bulması için kapı kapı dolaşıyor.
Kimi kentin geleceği için toplantıdan toplantıya koşuyor, kimi de hiçbir karşılık beklemeden bir sorunun çözülmesi için mücadele ediyor.
Bunların adı emektir.
Bu kentin yükünü omuzlayan, derdiyle dertlenen, acısıyla kederlenen, iyi gününde de kötü gününde de Diyarbakır’ın yanında duran insanlar var.
Onların hakkını teslim etmek gerekir.
Çünkü kent dediğin yalnızca binalardan, caddelerden, makamlardan ibaret değildir.
Kent, ona emek veren insanlarla ayakta kalır.
Ama ne yazık ki bazen en çok çalışan değil, en çok konuşan görünür oluyor.
En çok taş taşıyan değil, en çok taş atan gündeme geliyor.
Birileri proje üretmek, sorun çözmek, ortak akıl geliştirmek yerine başkalarının ayağına çelme takmakla meşgul.
Yahu kardeşim, bu memleketin zaten yeterince derdi yok mu?
İşsizlik var, yoksulluk var, göç var, üretim sıkıntısı var.
Gençler gelecek arıyor, esnaf ayakta kalmaya çalışıyor, sanayici önünü görmek istiyor.
Çiftçi emeğinin karşılığını bekliyor.
Bir tarafta çözüm bekleyen bunca mesele dururken hala kişisel hesapların, küçük iktidar oyunlarının, sosyal medya linçlerinin peşinde koşmak hangi akla hizmet?
Diyarbakır’ın ihtiyacı kavga değil, dayanışma.
Kelle avcılığı değil, fikir üretmek.
Dedikodu değil, hesap verebilirlik.
Birbirinin kuyusunu kazmak değil, bu kentin önünü açmak.
Elbette kimse eleştiriden muaf değil.
Makamı olan da, söz sahibi olan da eleştirilecek.
Yanlış yapan hesabını verecek.
Ama eleştiriyle linç arasındaki farkı da herkes bilecek.
Eleştiri belgeyle, bilgiyle ve sorumlulukla yapılır.
İftira, hedef gösterme ve kişisel husumet ise başka bir şeydir.
Bir de şunu unutmayalım:
Bu kentte hafıza sandığınızdan güçlüdür.
İnsanlar kimin zor zamanda nerede durduğunu, kimin elini taşın altına koyduğunu, kimin de ortalık karışınca kendisine yeni bir rol biçtiğini görür.
Kimse kimseyi kandırmasın.
Bugün başkasına ahlak dersi verenler önce kendi geçmişleriyle yüzleşsin.
Başkasının hesabını soranlar kendi hesaplarını da ortaya koysun.
Klavyeden kahramanlık taslayanlar biraz da gerçek hayatın yükünü omuzlasın.
Herkese yağ çekenler ise aynaya bakıp kendilerine şu soruyu sorsun:
Benim bir duruşum var mı?
Çünkü bu memlekette laf çok, iş az olmasın artık.
Diyarbakır kimsenin kişisel hesaplaşma sahası değildir.
Bu kentin emeğini verenlere, taş üstüne taş koyanlara, derdiyle dertlenenlere, zor zamanda elini uzatanlara sahip çıkmak gerekir.
Birilerinin gürültüsü, başkalarının emeğini gölgelememeli.
Herkes haddini, yerini ve sorumluluğunu bilmeli.
Yüzün varsa aynaya bak.
Cesaretin varsa kendi hesabını ver.
Memleketin derdiyle gerçekten dertleniyorsan klavyeyi bırak, gel bu kentin bir sorununu çözmeye omuz ver.
Gerisi mi?
Hele bir kenara çekil de iş yapanların önünü aç!





Yorumlar
0Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.