VEYSİ POLAT
Eskiden bir insanın cebindeki paradan önce sözüne bakılırdı.
Bir selamın, bir hatır sormanın, zor günde uzatılan bir elin karşılığı vardı.
İnsanlar birbirini yalnızca neye sahip olduğuyla değil, nasıl bir insan olduğuyla tanırdı.
Şimdi ise terazinin kefeleri şaştı.
Paranın değeri her gün değişiyor, insanın değeri ise çoğu zaman cebindeki paraya, taşıdığı unvana ve sağladığı menfaate göre ölçülüyor.
Bir toplum düşünün; sabah uyanır uyanmaz ilk derdi geçim olan, akşam başını yastığa koyduğunda yarınını hesaplayan milyonlarca insan…
Markette etiketlere, pazarda gramajlara, faturada rakamlara bakmaktan hayatın kendisine bakamaz hâle gelmiş insanlar…
Eskiden bir evin bereketiyle ölçülen mutluluk, bugün ay sonunu getirebilmekle ölçülüyor.
İnsanlar artık ne alabileceklerini değil, neyden vazgeçmek zorunda kalacaklarını düşünüyor.
Mesele yalnızca paranın değer kaybetmesi değil; insanın da kendi hayatı üzerindeki değerini kaybetmeye başlamasıdır.
Çünkü geçim derdi, yalnızca cüzdanı eksiltmez.
İnsanın sabrını tüketir, hayallerini küçültür, ilişkilerini yorar.
Bir babanın çocuğunun istediğini alamadığı için gözlerini kaçırmasını, bir annenin mutfaktaki hesabı kimseye belli etmeden yapmasını, gençlerin bütün umutlarını başka bir ülkeye ya da belirsiz bir geleceğe bağlamasını hangi ekonomik gösterge anlatabilir?
Rakamlar ekonomiyi anlatır belki ama insanın içindeki kırılmayı her zaman göstermez.
Bir de işin başka bir tarafı var.
Paranın kıymetinin azaldığı yerde, insanın kıymetini de parayla ölçmeye başlayan bir anlayış büyüyor.
Kimin ne kadar kazandığı, hangi arabaya bindiği, hangi masada oturduğu, kime yakın olduğu…
Sanki insanın değeri karakterinde değil, sahip olduklarının toplamında saklıymış gibi.
Bugün kimi kapılar liyakatle değil, tanışıklıkla açılıyor.
Kimi insanlar yaptıkları işten çok taşıdıkları unvanla itibar görüyor.
Kimi sözler, söyleyenin haklılığından dolayı değil, arkasındaki gücün büyüklüğü nedeniyle dinleniyor.
Sessizce çalışan, emeğiyle ayakta duran, kimseye minnet etmeden hayatını sürdürmeye çalışan insanlar ise çoğu zaman görünmez oluyor.
Oysa bir insanın gerçek kıymeti, güçlülerin yanında nasıl durduğunda değil, güçsüzün karşısında nasıl davrandığında belli olur.
Makamı yokken de sözüne sadık kalabiliyor mu?
İşine yaramadığı zaman da bir insanın hatırını sorabiliyor mu?
Bir başkasının çaresizliğini fırsata çevirmek yerine elinden tutabiliyor mu?
İnsanlık dediğimiz şey tam da burada başlar.
Elbette paranın önemsiz olduğunu söyleyecek değilim.
İnsan emeğinin karşılığını almalı, insanca yaşayabileceği bir gelire sahip olmalı, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayabilmeli.
Para, hayatın gerçeklerinden biridir.
Fakat sorun, paranın hayatımızdaki yerinden çıkıp hayatımızın tek ölçüsü haline gelmesidir.
Bir insanın ne kadar kazandığını bilip ne kadar yorulduğunu sormuyorsak, neye sahip olduğunu görüp nelerden vazgeçtiğini merak etmiyorsak, orada yalnızca ekonomik değil, vicdani bir yoksullaşma da vardır.
Üstelik bu yoksullaşma, cebimizdeki paradan daha tehlikelidir.
Çünkü ekonomik kayıplar telafi edilebilir; ama güvenin, vefanın ve insanlık duygusunun kaybı kolay kolay onarılamaz.
Diyarbakır’ın sokaklarında, esnafın dükkanında, bir kahvenin köşesinde oturup insanları dinlediğinizde bu değişimi görmek zor değil.
Bir zamanlar komşusunun veresiye defterine adını yazdırmaktan çekinmeyen insanın bugün temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığına tanık oluyorsunuz.
Esnaf siftah yapmayı, emekli geçinmeyi, gençler bir gelecek kurmayı dert ediyor.
İnsanlar birbirine daha çok ihtiyaç duyuyor ama hayatın ağırlaşan yükü, onları birbirinden biraz daha uzaklaştırıyor.
Oysa bu şehir, yoksulluğun da dayanışmanın da ne demek olduğunu iyi bilir.
Aynı sofrada ekmeğini bölüşmenin, komşunun derdini kendi derdi saymanın, zor zamanda kapıyı çalmadan açmanın kültürünü taşır.
Bu mirası korumak, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; bugünün acımasızlığına karşı insan kalabilmektir.
Bir toplumun gerçek zenginliği, en varlıklı insanlarının ne kadar servet biriktirdiğiyle değil, en zor durumdaki insanının ne kadar onurlu yaşayabildiğiyle ölçülür.
Çocukların hayallerinin ailesinin gelirine göre sınırlanmadığı, emeğin karşılığını bulduğu, kimsenin bir başkasına muhtaç olduğu için aşağılanmadığı bir düzen kurabiliyor muyuz?
Asıl soru budur.
Çünkü mesele yalnızca pahalılaşan hayat değil, hayatın içinde ucuzlayan değerlerdir.
Bir selamın, bir sözün, bir dostluğun, bir insanın hatırının pazarlığa açılmasıdır.
Her şeyin fiyatının konuşulduğu ama pek az şeyin kıymetinin bilindiği bir zamandan geçiyoruz.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Bu kadar hesabın içinde, insanlığımızın hesabını en son ne zaman yaptık?
Paramız azalabilir, alım gücümüz düşebilir, hayallerimizi ertelemek zorunda kalabiliriz.
Bunların hepsi hayatın ağır gerçekleri.
Fakat bütün bunların arasında birbirimize duyduğumuz saygıyı, emeğe verdiğimiz değeri ve vicdanımızı da kaybedersek geriye ne kalır?
Unutmayalım; paranın değeri piyasada, insanın değeri vicdanda belli olur.
Birincisini ekonomik şartlar belirler, ikincisini ise nasıl bir toplum olduğumuz.
Ve galiba bugün en büyük yoksulluğumuz, cebimizde eksilen paradan önce, birbirimizin kıymetini bilmeyi unutmaya başlamamızdır.
Çünkü para kaybedildiğinde yeniden kazanılabilir.
Ama insan, insanlığını kaybettiğinde, geriye doldurulması çok daha zor bir boşluk kalır.





Yorumlar
0Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.