Taşlar yüzyıllardır aynı yerde durur, satıcı da yüzyıllardır aynı yerde ekmek arar. Onlardan utanmak, taşlardan utanmak kadar anlamsızdır. Onları yok saymak, şehrin tarihini yok saymaktır. Çünkü bu insanlar ne dışarıdan gelmiştir ne de yeni icat edilmiştir. Yoksulluk derinleştikçe tezgâh kurmuş, ekmek parasını sokakta aramış, şehrin en eski alışveriş biçimlerinden birini sürdürmüşlerdir. Sur’un sokaklarında dolaşan herkes bilir ki, bu tezgâhlar dünden bugüne kalmadır. Yeni bir sorun değildir, eski bir gerçektir.
Bugün Sur’da yaşanan tartışmanın özü turistlerin rahatsızlığı değildir. Öz olarak sokakların işgali de değildir. Esas sorun, Diyarbakır yoksullarının Sur’da görünmesinin istenmemesidir. Tarihi surların içinde, restore edilmiş sokaklarda, “turistik” diye pazarlanan caddelerde yoksulun tezgâhı, yoksulun sesi, yoksulun varlığı istenmiyor. Çünkü bu varlık, şehrin pazarlanan yüzüyle uyuşmuyor. Çünkü turist fotoğrafı çekerken arka planda bir seyyar satıcı görünmesin, engelli bir yayanın yolu kapanmasın diye değil; yoksulluk görünmesin diye kaldırılıyor. Yayalaştırma deniyor, estetik deniyor, düzen deniyor. Ama düzenin adı, yoksulun görünmemesidir.
Bir zamanlar ünlü bir eski milli eğitim bakanının “Bu öğrenciler olmasa okulları yönetmek ne güzel olurdu” diye bir sözü vardı. Aynı mantık burada da işliyor. “Bu yoksullar olmasa Sur’u yönetmek ne güzel olurdu.” Turistik bölgeyi yönetmek, yayalaştırmak, estetik hale getirmek, “düzen” sağlamak ne kolay olurdu. Ama öğrenci olmadan okul olmaz, yoksul olmadan da bu şehrin gerçeği olmaz. Yoksulluğu yok sayarak düzen kurmaya çalışmak, düzen değil, yok saymadır. Okulu öğrenci olmadan yönetmek nasıl mümkün değilse, Sur’u da yoksul olmadan yönetmek mümkün değildir. Yoksul yok sayıldığında geriye kalan, sadece taş ve turist kalır. O da şehrin tamamı değildir.
Anlaşılan o ki, kentin yoksulluğundan utanıyorlar. Bu insanların turistik bölgelerde bulunması onları utandırıyor. Oysa asıl utanç, turistik diye pazarlanan bu bölgelerin hemen çeperlerinde, birkaç sokak ötede yoksulluğun en yoğun yaşandığı gerçeğini görmezden gelmektir. Sur’un içinde tezgâh kuran insan, çoğu zaman Sur’un dışında, yıkılmış, yeniden yapılmış, ama hâlâ yoksul mahallelerde yaşayan insandır. Ekmeğini tarihi taşların önünde satıyor diye utanılacak bir şey yoktur. Utanılacak şey, o taşların gölgesinde büyüyen yoksulluğun hâlâ çözülmemiş olmasıdır. Turistik sokakta yürüyen, çeperdeki yoksulluğu görmez. Görmemek için de yoksulu oradan kaldırmak ister. Böylece hem kendi utancını gizler hem de turistin gözüne temiz bir resim sunar.
Bu tabloda seyyar satıcı, kentin görünmeyen yüzünün ta kendisidir. Onu “sorun” ilan etmek, yoksulluğu görünmez kılmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Alternatif pazar yeri açmak, kura çekmek, süre tanımak, komisyon kurmak bu gerçeği değiştirmez. Yoksul, kendisine gösterilen yere gitmiyorsa, orası ekmek parasının çıktığı yer değildir. Turistik semt pazarı projesi de, yoksulu organize ederek görünmez kılmanın başka bir biçimidir. Amaç ekmeğinden etmek değilse, amaç gerçekten geçimini sağlamaksa, önce yoksulluğun neden hâlâ Sur’un kalbinde tezgâh kurmak zorunda kaldığını sormak gerekir. Sorulmazsa, yapılan her proje yoksulluğu düzenlemek değil, yoksulluğu saklamaktır.
Yoksullukla mücadele, yoksulu turistik alandan uzaklaştırmak değildir. Yoksullukla mücadele, yoksulun tezgâh kurmak zorunda kalmadığı bir kent kurmaktır. O güne kadar seyyar satıcı, bu toprakların kadim gerçeği olarak duracaktır. Ondan utanmak, ondan kurtulmaya çalışmak, tarihinden ve halkından utanmak demektir. Yoksulu görünmez kılarak yapılan her “düzenleme”, aslında yoksulluğu derinleştiren bir düzenlemedir. Çünkü görünmeyen yoksullukla mücadele edilemez. Görünen yoksullukla ise, utanmadan yüzleşmek gerekir. Sur’un taşları gibi, yoksulu da yerinden oynatmaya kalkmak, şehri kendinden koparmaktır. Şehir, yoksulunu sakladığı sürece, kendi gerçeğini de saklamış olur. Gerçek saklandıkça, mücadele de saklanır. Saklanan mücadele ise, hiç başlamamış mücadeledir.




Yorumlar
0Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.