VEYSİ POLAT
Eskiden dostluk başka bir şeydi.
Bir insanın dostu olmak, onunla aynı masaya oturmak, birlikte gülmek, iyi gününde yanında görünmek değildi sadece.
Dostluk; zor zamanda arkasında durmaktı.
Onun olmadığı yerde bile onu savunabilmek, kendi çıkarının karşısına onun hatırını koyabilmekti.
Bunu yıllar önce Diyarbakır Lice’de yaşanmış bir hikayede daha iyi anlıyorum.
Geçenlerde Reşit ağabeyim anlattı.
O yıllarda bölgede silah alıp satan bir adam varmış.
Bir gün tanıdığı biri yanına gelir ve bir silah ister.
Neye karşı kullanacağını da açıkça söyler:
“Falancayı vuracağım.”
Silahı satan adam bir an düşünür ve:
“Olmaz.” der.
Adam şaşırır.
“Niye olmaz?”
Cevap kısa ve nettir:
“O benim dostum.”
Ardından öyle bir cümle kurar ki, yıllar geçse de anlamı eskimez:
“Ben dostumun düşmanına silah satmam.”
Düşünün…
Bir insan, para kazanacağı bir işten vazgeçiyor.
Hem de sadece para için değil; dost bildiği bir insanın hatırı için.
Üstüne bir de sulhun sağlanmasına vesile oluyor…
Bir kazancı reddediyor, bir dostluğu koruyor.
Belki adamın yaptığı iş doğru değildi!
Ama dostluğun ne olduğunu biliyordu.
Çünkü o zamanlar “dostum” kelimesinin bir ağırlığı vardı.
Herkese söylenmezdi.
Birine “dostum” dediysen, onun arkasında dururdun.
Bugün ise kelimeler çoğaldı, anlamları azaldı.
Herkes birbirine “kardeşim” diyor.
Herkes birbirinin “dostu.”
Telefon rehberlerimiz yüzlerce isimle dolu.
Masalar kalabalık.
Sosyal medyada herkes birbirinin yanında.
Ama insanın gerçekten dara düştüğü günlerde, o kalabalıkların içinden kaç kişinin kaldığını hepimiz biliyoruz.
İnsanlar çoğaldı, dostlar azaldı.
Masalar kalabalıklaştı, hatır küçüldü.
Herkes birbirine yakın görünüyor ama kimse kimseye eskisi kadar güvenmiyor.
Çünkü dostlukların yerini hesap, vefanın yerini menfaat aldı.
Bugün bazıları sana değil, sende olana dost.
Paran varsa yanında.
Gücün varsa yanında.
İşine yarıyorsan yanında.
Ama elinden bir şey gelmediği gün, etrafındaki insanların nasıl birer birer uzaklaştığını görüyorsun.
Oysa gerçek dostluk tam da orada başlıyor.
İyi gününde herkes yanında olabilir.
Asıl mesele, kötü gününde kimsenin sana ihtiyacı yokken yanında durabilmek.
Dost dediğin, şartlara göre değişmez.
Şartlar değiştiğinde kim olduğunu belli eder.
Belki eskilerin dünyası daha yoksuldu.
Ama bazı şeyler daha zengindi.
Sözün bir değeri vardı.
Hatırın bir karşılığı vardı.
Vefanın bir ağırlığı vardı.
Bir insanın dostluğu, paradan daha kıymetli sayılırdı.
Bugün ise bazen bir insanın yıllarca kurduğu dostluk, küçük bir çıkar uğruna unutuluyor.
Bir makam için, bir iş için, bir hesap için…
Ve insan, en çok da bunu gördüğünde kırılıyor.
Çünkü dostluk, insanın kendisine benzeyenlerle yan yana durması değil; gerektiğinde kendi çıkarının karşısına dostunu koyabilmesidir.
Lice’deki o adamın yaptığı da buydu.
Bir silah satmadı.
Ama aslında bundan çok daha fazlasını yaptı.
Dostluğunu satmadı.
Belki bugün bize en çok lazım olan şey de bu.
Daha çok insan değil.
Daha çok dost.
Daha çok kalabalık değil.
Daha çok vefa.
Çünkü hayatın sonunda insanın yanında kaç kişinin olduğu değil, kaç kişinin gerçekten yanında kaldığı hatırlanıyor.
Ve bazı dostluklar vardır…
Aradan yıllar geçer, insanlar değişir, şehirler değişir, hayat değişir.
Ama bir cümle değişmez:
“O benim dostum.”
İşte eskiden dostluk biraz da buydu.
Söylenince arkasında durulan bir söz.
Satılmayan bir hatır.
Ve paradan daha kıymetli bir vefa.
