Ekoabori

Vefa da terk eder o kenti…

VEYSİ POLAT

Bazı şehirler vardır; tarihini yalnızca kitaplardan okuyamazsınız.

Sokağında yürürken hissedersiniz.

VEYSİ POLAT

Bazı şehirler vardır; tarihini yalnızca kitaplardan okuyamazsınız.

Sokağında yürürken hissedersiniz.

Bir duvarın taşında, yaşlı bir insanın bakışında, bir annenin suskunluğunda çıkar karşınıza.

Diyarbakır böyle bir şehirdir.

Mezopotamya’nın bereketli topraklarında onlarca medeniyete ev sahipliği yapmış; farklı dillerin, inançların ve kültürlerin izlerini yüzyıllardır taşıyan asil ve kadim bir şehir…

Ama Diyarbakır’ın tarihi yalnızca medeniyetlerin tarihi değildir.

Biraz da bedel ödemiş insanların tarihidir.

1990’lı yıllarda bu topraklar ateş çemberinden geçti.

Köyler boşaldı, insanlar yerlerinden edildi.

Faili meçhuller, kayıplar, cezaevleri ve korku, kentin hafızasında derin izler bıraktı.

Siyaset burada hiçbir zaman yalnızca sandıktan ibaret olmadı.

Bir sözün, bir itirazın, bir tercihin bile bedeli oldu.

Ama Diyarbakır bütün bunlara rağmen ayakta kaldı.

Çünkü bu şehrin güçlü bir damarında dayanışma vardı.

Bir evin acısı bütün sokağın acısıydı.

Bir cenazede siyasi kimlikler susar, bir düğünde farklılıklar aynı halayda buluşurdu.

Yoksulun sofrasına bir tabak daha konurdu.

Çünkü burada insan, insana emanetti.

Bugün ise başka bir şeyden endişe ediyorum.

Bu kez şehir dışarıdan kuşatılmıyor.

Surların önünde tanklar yok.

Fakat insanın içinde başka duvarlar yükseliyor.

Vefa eksiliyor.

Kadir kıymet azalıyor.

Sözün ağırlığı kayboluyor.

Eskiden “Söz verdim” demek, o sözün sorumluluğunu taşımaktı.

“Yanındayım” dediğinde gerçekten yanında olman gerekirdi.

Şimdi sözler daha kolay veriliyor, daha kolay unutuluyor.

Dün savunulan değer bugün çıkarların önünde terk ediliyor.

Dün yan yana duranlar bugün birbirine mesafe koyuyor.

Dün “kardeşim” denilen insan, bugün siyasi tercihi üzerinden yabancılaştırılıyor.

Söz suya yazılıyor.

Oysa halkın hafızası o kadar kısa değil.

Diyarbakır kimin ne söylediğini de, ne yaptığını da, zor zamanda nerede durduğunu da unutmaz.

Asıl tehlike, siyasetin yalnızca meydanlarda değil, insanların arasındaki ilişkilerde de belirleyici hale gelmesi.

Kiminle konuştuğunuz, kiminle oturduğunuz, kimin fotoğrafında göründüğünüz bile siyasi bir anlam taşıyor.

Farklı düşünmek, giderek birbirine mesafe koymanın gerekçesine dönüşüyor.

Oysa siyaset halk için yapılır; halk siyasetin malzemesi değildir.

Diyarbakır yıllarca siyasetin ağır bedellerini ödedi.

Bu nedenle barışın ne olduğunu herkesten önce biliyor.

Barış yalnızca silahların susması değildir.

Rakibini düşman görmemektir.

Farklı düşünene tahammül etmektir.

İnsanı siyasi kimliğinden önce insan olarak görebilmektir.

Ve aynı şehirde yaşayanların birbirine yeniden güvenebilmesidir.

Çünkü güven kaybolduğunda mesele siyasetin sınırlarında kalmıyor.

İnsan içine kapanıyor.

Sokağa çıkmak istemiyor.

Bir dostun kapısını çalmaya, bir masaya oturmaya çekiniyor.

Kalabalıkların içinde yalnızlaşıyor.

Telefon rehberinde onlarca isim olduğu halde arayacak kimse bulamıyor.

Giderek evine, kendi sessizliğine çekiliyor.

Bu yalnızca bireysel bir ruh hali değil.

Toplumsal bir kopuş.

Bir şehirde insanlar birbirinden uzaklaştığında sokaklar kalabalık kalsa bile hayat tenhalaşıyor.

İşte insanın kendi şehrinde kendisini yabancı hissetmesi, özünden uzaklaşmanın en sessiz biçimi.

Çünkü bir şehir özünden uzaklaştığında önce binaları değişmez.

İnsanların birbirine bakışı değişir.

Diyarbakır’ın özü yalnızca surlarında, tarihî yapılarında, geçmişinde değildir.

Özü, birlikte yaşama iradesidir.

Farklılıklarla aynı şehirde nefes alabilmek, darda kalanın elinden tutmak, sözüne sahip çıkmak, iyiliği unutmamak…

Bunlar kayboluyorsa yalnızca geçmişimizi kaybetmiyoruz.

Kendimizden de bir parça eksiliyor.

Ve siyaset bu eksilmeyi hızlandırmamalı.

Tam tersine, siyasetin görevi toplumsal bağları onarmak olmalı.

İnsanları birbirine karşı konumlandırmak değil, aynı geleceğin parçası haline getirmek…

Diyarbakır’ın artık büyük sözlerden çok, tutulan sözlere ihtiyacı var.

Seçimden seçime hatırlanan vaatlere değil, hayatın içinde karşılığı olan politikalara…

Kürsülerde söylenen barış cümlelerinden çok, günlük hayatta kurulan barışa…

Bu şehir çok bedel ödedi.

Artık yeni bedeller üretmek yerine, geçmişin bedellerinden bir gelecek çıkarmak zorunda.

Çünkü iktidarlar değişir.

Partiler değişir.

Siyasetçiler değişir.

Sloganlar değişir.

Ama şehir kalır.

Ve şehir, kendisine bırakılan mirasla geleceğe yürür.

Bazen bir kenti terk eden insanlar değildir sadece.

Önce güven terk eder.

Sonra dayanışma.

Sonra söz.

Sonra vefa.

İnsan bir gün dönüp baktığında her şeyin yerli yerinde olduğunu sanır.

Surlar oradadır.

Sokaklar kalabalıktır.

Hayat devam ediyordur.

Ama bir şey eksilmiştir.

Adını koymak zordur.

Kentin ruhu.

Vefa da terk eder o kenti.

Söz de.

Dayanışma da.

Kadir kıymet de.

Diyarbakır’ın buna ihtiyacı yok.

Bu şehir kendisini yeniden bulmak zorunda.

Çünkü özünden uzaklaşan bir kent yalnızca geçmişini kaybetmez.

Geleceğini de kaybeder.

Belki de bugün Diyarbakır’ın aynaya bakıp kendisine sorması gereken soru tam da budur:

Biz bu şehri neye dönüştürüyoruz?

Ve daha önemlisi:

Bu şehir bize ne bıraktı, biz bu şehre ne bırakacağız?

Ekoabori