VEYSİ POLAT
Bazı kuşakların çocukluğu, çocukluk gibi yaşanmadı.
1980’lerin sonu, 1990’ların ilk yarısı…
Bölge açısından sancılı, ağır ve uzun yıllar hafızalardan silinmeyecek bir dönemdi.
Bir tarafta çatışmalar, bir tarafta köylerin boşalması, diğer tarafta giderek ağırlaşan ekonomik koşullar…
Kırsalın insansızlaştırılmasıyla birlikte binlerce insan doğduğu topraklardan koparıldı.
Kimi birkaç parça eşyasını yanına alabildi, kimi yıllarca biriktirdiği ne varsa geride bıraktı.
Çocuklar ise çoğu zaman ne olduğunu tam olarak anlamadan büyüklerin peşine takılıp yollara düştü.
İstikamet çoğunlukla batıydı.
Malatya, Adana, Mersin, Antalya, İzmir, İstanbul…
Bir başka hayat umuduyla.
Fakat göç etmek, yalnızca adres değiştirmek değildi.
Bir çocuğun doğduğu toprağı, arkadaşlarını, oyun alanlarını, bildiği hayatı geride bırakmasıydı.
Sonrası ise büyük kentlerin görünmeyen yüzüydü.
Kimi bir akrabasının evine sığındı.
Kimi fabrikalarda, kimi atölyelerde çalıştı.
Kimi şantiyelerde ağır işlerin altında ezildi.
Kimi ise daha ilk geceden metropolün soğukluğuyla tanıştı.
Park bankları, cami avluları, işçi koğuşları, küçük odalar…
O yıllarda çocuk yaşta gurbeti öğrenen bir kuşak vardı.
Kendi toprağında varlığı olan, gurbette yokluğu öğrenen bir kuşak…
Bugün Türkiye’nin büyük kentlerinde iş yapan, fabrikalar kuran, şirketler yöneten, yatırım yapan insanların bir bölümünün geçmişinde bu dönemin izlerini görmek mümkün.
Onların önemli bir kısmı iş dünyasına hazır sermayeyle girmedi.
Mirasla başlamadı.
Kimi bir atölyede işçi olarak başladı.
Kimi inşaatlarda amelelik yaptı.
Kimi küçük bir işyerinde çalıştı.
Kimi yıllarca başkasının işini büyüttü.
Sonra bir gün kendi işini kurdu.
Bir makine aldı.
Bir dükkan açtı.
İlk işçisini çalıştırdı.
Kapasitesini artırdı.
İkinci makineyi aldı.
Sonra üçüncüyü…
Yıllar içinde işçi, usta, ustabaşı, işletmeci, patron ve yatırımcı oldu.
Bu sürecin belki de en önemli tarafı, yokluğun insanları yalnızca zorlamamış olmasıydı.
Aynı zamanda onları erken yaşta hayata hazırladı.
Çalışmayı, risk almayı, dayanışmayı, bir araya gelmeyi öğrendiler.
Ve belki de en önemlisi, “olmaz” denilen şeylerin peşinden gitmeyi öğrendiler.
Bugün İstanbul Ticaret Odası Başkanlığına aday olan İrfan Tutacak’ın yaşamı da işte bu geniş kuşağın içinden çıkıyor.
1970 yılında Bismil’de başlayan yaşamı, bölgeden batıya uzanan göçün, emeğin ve tutunma mücadelesinin kişisel bir örneğini oluşturuyor.
14 yaşında Malatya’da inşaatlarda çalışmaya başlayan, ardından Antalya’da yine inşaat sektöründe çalışan Tutacak’ın hayatındaki önemli kırılmalardan biri 17 yaşında yaşadığı iş bırakma eylemi.
Bir otel inşaatında ağır çalışma koşullarına karşı arkadaşlarıyla birlikte işe çıkmama kararı alıyor.
Söyledikleri basit ama anlamlı:
“İnsani koşullar düzeltilmeden bu işe gitmeyeceğiz.”
Bu cümle, yıllar sonra bir iş insanının ağzından yeniden duyulduğunda, aslında yalnızca geçmişte kalmış bir şantiye deneyimini anlatmıyor.
Bir kuşağın çalışma hayatıyla kurduğu ilişkinin de izlerini taşıyor.
Çünkü o kuşak, iş hayatına masa başından başlamadı.
İşin en ağır tarafından başladı.
İstanbul’a gelenlerin yaşamı da birbirinden çok farklı değildi.
Geçtiğimiz günlerde birlikte memleketi Diyarbakır’a gelen İstanbul Amed Dernekleri Federasyonu Mehmet Dalkıran’ın yaşamı da aynı türden.
Fabrikalar, atölyeler, küçük işletmeler…
Hayatın başladığı yer çoğu zaman işyerinin en alt basamağıydı.
İrfan Tutacak da İstanbul’a 19 yaşında geliyor.
Bir süre fabrikalarda çalışıyor.
Ardından kendi ticari hayatını kurmaya başlıyor.
2002 yılında tekstil sektörüne giriyor.
Yaklaşık 120 kişilik istihdam sağlayan bir yapıya ulaşıyor.
Daha sonra edindiği birikimin bir bölümünü Diyarbakır’a taşıyor ve Bismil yolu üzerinde yedi dönümlük alanda yaklaşık 120 kişinin çalışabileceği bir fason üretim tesisi kuruyor.
Ardından inşaat sektörüne yöneliyor.
Yani göçle başlayan yolculuk, bir süre sonra yatırıma dönüşüyor.
Burada yalnızca tek bir kişinin hayatından söz etmiyoruz.
Bölgeden batıya göç eden ve yıllar içerisinde kendi işini kuran binlerce insanın ortak serüveninin bir örneğine bakıyoruz.
Çünkü bu insanların önemli bir bölümü, bir süre sonra doğdukları topraklara başka bir kimlikle dönmeye başladı.
Bu kez iş arayan olarak değil, yatırım yapan olarak.
Bu kuşağın geçmişinde dikkat çeken başka bir nokta daha var:
Örgütlenme.
Çünkü bireysel olarak yaşanan sorunların, bir noktadan sonra ortak sorunlara dönüştüğünü gördüler.
İşçi olarak yaşadıkları sorunlar, işveren olduklarında başka biçimlerde karşılarına çıktı.
Finansmana erişim…
Vergiler…
İstihdam…
Sektörel sorunlar…
Nitelikli eleman…
Kamu ile ilişkiler…
Deprem ve yapı güvenliği…
Piyasa koşulları…
Bireysel olarak çözülmesi zor meseleler, onları zamanla derneklerde, meslek örgütlerinde ve ticaret odalarında buluşturdu.
İrfan Tutacak’ın Eyüp Müteahhitler Derneği’nden başlayıp İstanbul Müteahhit ve İş İnsanları Derneği’ne uzanan örgütlenme deneyimini de bu çerçevede okumak gerekiyor.
Çünkü bugün İTO Başkanlığı için ortaya koyduğu iddia, yalnızca kişisel bir kariyerin devamı olarak anlatılmıyor.
İTO’nun temsil ettiği yüz binlerce işletmenin, sektörün ve farklı ölçekteki işletmelerin ortak sorunlarına daha fazla alan açılması gerektiği düşüncesine dayanıyor.
Bu yaklaşımın bir başka ayağını ise bölgesel dayanışma oluşturuyor.
Yıllardır büyük kentlerde ekonomik hayatın içerisinde yer alan, kendi imkanlarıyla büyüyen ve önemli bir ekonomik birikime ulaşan bu iş insanlarının, doğdukları bölgelere karşı da bir sorumluluğu olduğu düşünülüyor.
Yeşil Liste olarak İstanbul’daki iş dünyası ile bölgedeki ticaret ve sanayi odaları arasındaki işbirliğini güçlendirmeyi, özellikle yıllardır yatırım konusunda geri planda kalan bölgelere yönelik ortak çalışmalar geliştirmeyi planlıyorlar.
Bu noktada Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası’nın bölgesel ölçekte geliştirdiği dayanışma ve ortak çalışma modelini örnek alan Tutacak ve ekibi, DTSO başta olmak üzere bölge odalarıyla ilişkileri geliştirmeyi hedefliyor.
Amaç, İstanbul’da oluşan sermaye, deneyim, ticari bağlantılar ve girişimcilik birikiminin bölgenin yatırım, üretim, istihdam ve ihracat kapasitesine katkı sunacak biçimde değerlendirilmesi.
Daha açık ifadeyle, yıllarca farklı nedenlerle yatırım açısından geri planda kalan bölgenin yeniden ekonomik hayatın güçlü bir parçası haline gelmesi için İstanbul ile bölge arasında yeni ticari ve kurumsal köprüler kurmak.
Yeşil Liste’nin yaklaşımı, bu dayanışmayı yalnızca İstanbul-Diyarbakır hattında bırakmakla da sınırlı değil.
Bölgedeki ticaret ve sanayi odalarıyla geliştirilecek işbirliklerinin zaman içerisinde Türkiye geneline yayılan bir dayanışma modeline dönüşmesi hedefleniyor.
Burada İstanbul Ticaret Odası’nın sahip olduğu ekonomik gücün yalnızca İstanbul’un ihtiyaçları için değil, farklı bölgelerdeki yatırım ve üretim potansiyelinin harekete geçirilmesi için de kullanılabileceği düşüncesi öne çıkıyor.
Burada İstanbul Ticaret Odası’nın kendisi de önemli bir başlık.
Çünkü İTO, yalnızca bir başkanlık makamından ibaret değil.
Yüz binlerce işletmeyi, onlarca sektörü ve İstanbul ekonomisinin çok farklı katmanlarını aynı çatı altında buluşturan devasa bir yapı.
Dolayısıyla tartışma yalnızca “kim başkan olacak?” sorusuna sıkıştığında, asıl mesele gözden kaçabilir.
Asıl mesele, böylesine büyük bir ekonomik yapının üyeleriyle nasıl ilişki kuracağıdır.
Küçük işletmenin sesi nasıl duyulacak?
Atölyedeki üretici hangi sorunla masaya gelecek?
Sanayici finansmana nasıl ulaşacak?
İhracatçı hangi sorunlarını aktaracak?
Genç girişimci kendisine nasıl bir alan bulacak?
Kadın girişimcilerin önündeki engeller nasıl aşılacak?
Ve farklı sektörler aynı masa etrafında nasıl buluşacak?
Tutacak’ın “üçüncü yol” olarak tarif ettiği yaklaşım da bu tartışmanın içerisinde anlam kazanıyor.
Mevcut yapılar arasında yeni bir örgütlenme alanı oluşturma iddiası taşıyor.
“Bize şucu, bucu diyorlar; biz üçüncü bir yoluz” sözünü de bu çerçevede kullanıyor.
Belki de meselenin en dikkat çekici tarafı burada.
Bir zamanlar köyünden koparılan, çocuk yaşta gurbete çıkan insanların bir bölümü yıllar sonra büyük kentlerin ekonomik hayatında söz sahibi oldu.
Kimi fabrikalar kurdu.
Kimi şirketler büyüttü.
Kimi yatırımını memleketine taşıdı.
Kimi meslek örgütlerinde görev aldı.
Ve bugün içlerinden bazıları, yalnızca kendi şirketlerini değil, temsil ettikleri iş dünyasını yönetmeye talip.
İrfan Tutacak’ın İTO Başkanlığı adaylığı da bu uzun dönüşümün içinden okunabilir.
Bismil’den İstanbul’a uzanan kişisel geçmişi elbette kendisine ait.
Ama bu geçmişin zemini çok daha geniş.
Bu, bir kuşağın ortak deneyimi.
Göçün, yoksulluğun, emeğin, tutunmanın ve zaman içerisinde ekonomik güç oluşturmanın serüveni.
Belki de bu nedenle Tutacak’ın bir cümlesi, bütün bu dönemi anlatmak için yeterli:
“Biz işin ameleliğinden, yokluğundan geldik.”
Bu söz yalnızca geçmişe dönük bir hatırlatma değil.
Bugün İstanbul iş dünyasında söz söyleme iddiasının hangi hayatların, hangi emeklerin ve hangi mücadelelerin içinden çıktığını da anlatıyor.
Çünkü bazen bir insanın bugün geldiği yeri anlamak için, sahip olduklarına değil, nereden başladığına bakmak gerekir.
Ve bazı yaşamlar, bir kişinin geçmişi gibi görünür.
Aslında bir kuşağın ortak hafızasını taşır.
