Şerife DENİZ BULUT
Diyarbakır’da kreş konusu son yıllarda daha fazla görünür hale geldi. Bu, kuşkusuz önemli ve değerli bir gelişme. Ancak mesele yalnızca kaç kreş açıldığıyla sınırlı kaldığında, işin en kritik kısmı gözden kaçabiliyor. Çünkü erken çocukluk eğitimi, yalnızca bir hizmet başlığı değil; mekânla, kentle ve çocukların günlük hayatıyla doğrudan ilişkili bir alan. Dar alanlara sıkıştırılmış, açık havayla teması sınırlı kreşlerin gerçekten neye karşılık geldiğini ise yeterince konuşmuyoruz.
Bugün kentte açılan bazı kreşlere yakından bakıldığında ortak bir sorun göze çarpıyor: dar alanlar, sınırlı açık hava imkânı, çocukların hareket ihtiyacını karşılamaktan uzak mekânlar. İyi niyetle atılan adımlar, yeterli planlama yapılmadığında çocukların gelişimi açısından sorunlu sonuçlar doğurabiliyor.
Kreş, çocuğun gününün büyük bölümünü geçirdiği bir yaşam alanıdır. Bu nedenle yalnızca “bakım” değil; hareket, oyun, temas ve güvenlik meselesidir.
Çocuklar, özellikle ilk yıllarda, masa başında değil; hareket ederek öğrenir. Koşmaya, tırmanmaya, toprağa basmaya, açık havayla temas etmeye ihtiyaç duyar. Ancak dar alanlara sıkıştırılmış kreşlerde bu imkânlar çoğu zaman yoktur. Bir apartman boşluğu ya da küçük bir avlu, çocukların fiziksel ve zihinsel gelişimi için yeterli değildir.
Bu durum yalnızca pedagojik bir eksiklik değil; aynı zamanda bir kent meselesidir. Çünkü çocuklara ayrılan alanlar, kentin çocuklara ne kadar yer açtığını gösterir.
Eğitimde başarılı ülkelerin bu konuda oldukça sade ama net bir yaklaşımı var. Finlandiya örneğinde kreşler, “uygun boşluk” bulunarak değil; kentsel planlamanın parçası olarak tasarlanıyor. Kreşlerin yeri, araç trafiğinden uzaklık, açık alan büyüklüğü ve çocuk sayısına göre belirleniyor. Eğer binanın kendi bahçesi yoksa, çok yakınında bu ihtiyacı karşılayacak bir park ya da yeşil alan düzenleniyor.
Önemli bir nokta da şu: Bu kurumların büyük bölümü belediyeler tarafından planlanıyor ve denetleniyor. Amaç, kreşlerin yalnızca belirli gelir gruplarının bulunduğu mahallelerde yoğunlaşmasını engellemek ve her çocuğun benzer koşullarda eğitime erişmesini sağlamak.
Bu örnek birebir kopyalanacak bir model olmak zorunda değil. Ancak şunu hatırlatıyor: Kreş, bireysel bir girişim değil; kamusal bir sorumluluktur.
Diyarbakır’da DEM Partili belediyeler, sosyal politikalar konusunda önemli bir birikime sahip. Kreş meselesi de bu birikimin daha güçlü ve kalıcı hale getirilebileceği alanlardan biri. Ancak burada nicelikten çok niteliğe odaklanmak gerekiyor.
Kreş açmak elbette önemli. Ama bu kreşlerin çocukların gerçek ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığı da en az bunun kadar belirleyici. Açık alanı olmayan, dar mekânlara sıkışmış, çocukları gün boyu dört duvar arasında tutan yapılar; uzun vadede çözüm üretmiyor.
Belki de Diyarbakır için asıl soru şu:
Çocuklara ne kadar alan açıyoruz?
Kreş politikası, imar planlarıyla birlikte düşünülmeden sağlıklı bir zemine oturmaz. Açılacak kreşler için açık alan kriterleri netleştirilebilir, mevcut kreşler bu açıdan değerlendirilebilir. Parklarla, yeşil alanlarla ilişkisi olmayan yapıların dönüştürülmesi gündeme alınabilir.
Bu, güçlü ve sürdürülebilir bir yerel politika kurma fırsatıdır.
Diyarbakır’da çocuklar için ayrılan her metrekare, aslında kentin geleceğine ayrılmıştır. Kreş meselesini tam da bu yerden ele almak gerekiyor.
