VEYSİ POLAT
Bursaspor tribünlerinden yükselen o sesler, ne tezahürattı ne de bir öfke patlaması.
Daha çok, yıllardır bastırılmaya çalışılan bir hakikatin karşısında duyulan tahammülsüzlüğün gürültüsüydü.
Leyla Zana’nın adını anarken bile rahatsız olanlar şunu bilmeli:
O isim, bir tribün sloganıyla kirletilecek kadar küçük değil.
Aksine, Türkiye siyasal tarihine tek başına bir cümleyle kazınmış bir duruştur.
1991’de Meclis kürsüsünde edilen o yemin hâlâ orada duruyor.
Kayıtlarda, hafızalarda, vicdanlarda.
Ne bağırarak silinebildi ne de cezaevleriyle unutturulabildi.
Çünkü Leyla Zana, siyaseti yüksek sesle değil, bedel ödeyerek yaptı.
Asıl rahatsızlık neydi?
Tribünleri ayağa kaldıran şey Leyla Zana’nın kimliği değildi sadece.
Asıl rahatsızlık, onun eğilmemiş olmasıydı.
Susması istenen bir yerde konuşması, yok sayılması beklenen bir halk adına söz almasıydı.
Bu ülkede pek çok siyasetçi vardı.
Ama çok azı, devletin bütün ağırlığı karşısında tek başına durmayı göze aldı.
Ve çok azı, bedelini yıllarca cezaevinde ödeyerek ödedi.
Bugün tribünlerde söylenen o çirkin sözler, aslında bir gerçeği itiraf ediyor:
Leyla Zana hâlâ rahatsız ediyor.
Çünkü hâlâ hatırlatıyor.
Şimdi herkesin gözü Türkiye Futbol Federasyonu’nda.
Ceza verecek mi, vermeyecek mi?
Ama asıl soru şu:
TFF bu meseleye bir “spor disiplini” olarak mı bakacak, yoksa nefretin normalleşmesine karşı bir tavır mı alacak?
Bu ülkede tribünler çok şey gördü.
Irkçılığı da, linç kültürünü de, sessiz kalınarak büyütülen nefreti de…
Eğer bugün bu tezahüratlar cezasız kalırsa, yarın başka bir isim, başka bir kimlik, başka bir hedef seçilecek.
Çünkü cezasızlık bulaşıcıdır.
Kimse Leyla Zana’yı sevmek zorunda değil.
Ama hakaret etmeme, insan onuruna saygı duyma, siyaseti düşmanlıkla karıştırmama zorunluluğu var.
Leyla Zana bu ülkenin tarihidir.
Hoşunuza gitsin ya da gitmesin.
Ve tarih, bağırarak değişmez.
Ancak yüzleşerek anlaşılır.
Tribünler bağırdı.
Ama Leyla Zana yine sessizdi.
Çünkü o, bağırarak değil, durarak kazananlardan.
Şimdi sırada TFF var.
Ama daha önemlisi, toplumun kendisi var.
Bu ülke bir kez daha şunu seçmek zorunda:
Nefreti mi büyütecek, yoksa onurlu bir geçmişle yüzleşme cesaretini mi gösterecek?
Leyla Zana’nın asıl gücü de burada zaten:
Hâlâ bu soruyu sordurabiliyor.
