Ekoabori

HAYA ETMEK…

Diyarbakır kimsenin şahsi mülkü değildir. Ne bir partinin, ne bir grubun, ne bir çevrenin ne de kendisini şehrin doğal sahibi ilan edenlerin. Bu şehir herkesten büyüktür. Bu halk da herkesin siyasi hesabından büyüktür.

VEYSİ POLAT

Haya, yalnızca insanın başkasının gözünde küçük düşmekten korkması değildir.

Haya, insanın kendi vicdanının karşısında küçülmekten korkmasıdır.

Kimse görmezken elini haramdan çekmektir.

Kimse duymuyorken kötü söz söylememektir.

Gücün yettiği halde ezmemektir.

Hakkın olduğu halde haksızlık yapmamaktır.

Ve bazen de haddini bilmektir.

Çünkü insanın ne kadar bildiği, ne kadar bilmediğini bilmesi de bir edeptir.

Ama bugün öyle bir zamanın içinden geçiyoruz ki bazıları kendisini Diyarbakır’ın sahibi sanıyor.

Şehrin adına konuşuyor.

Halkın adına hüküm veriyor.

Kimin haklı, kimin haksız olduğuna kendisi karar veriyor.

Kimin konuşabileceğini, kimin susması gerektiğini kendisi belirliyor.

Sonra da bütün bunları siyasi kimliklerin, geçmişin ve büyük lafların arkasına saklayarak yapıyor.

İnsanın sorması gerekiyor:

Siz kimsiniz?

Diyarbakır’ın tapusu sizde mi?

Bu halkın vicdanı size mi emanet edildi?

Bu şehrin geçmişinin, acısının ve mücadelesinin vekâleti size kim tarafından verildi?

Çapınız ne?

Ederiniz ne?

Hangi emeğin, hangi bedelin üzerine basarak bu kadar rahat hüküm dağıtıyorsunuz?

Bir siyasi partiye yakın olmak, o partinin bütün değerlerinin sahibi olmak değildir.

Bir davanın adını kullanmak, o davanın ahlaki ölçüsü olmak değildir.

Halk adına konuşmak da halka rağmen karar verme hakkı vermez.

Eskiden bu şehirde böyle davrananlara tek bir söz söylenirdi:

“Edep yahu!”

Ne kadar güçlü olursan ol.

Ne kadar kalabalığın, makamın, çevren olursa olsun…

Edep.

Haya.

Vicdan.

Bunlar çekildiğinde geriye yalnızca kibir kalır.

Diyarbakır’ın eski insanları çok şey bilirdi ama her bildiklerini söylemezlerdi.

Her gördüklerini teşhir etmez, her tartışmayı büyütmezlerdi.

Çünkü sözün de bir hakkı olduğunu bilirlerdi.

Bir başkasını küçültürken insanın aslında kendi ölçüsünü gösterdiğini de…

Şimdi ise bazıları kendisine verilmemiş bir makamı zihninde kurmuş durumda.

Diyarbakır’ın yerine konuşuyor.

Halkın yerine konuşuyor.

Muhalefetin yerine konuşuyor.

Partilerin yerine konuşuyor.

Bazen bütün bir toplumun ne düşüneceğine bile kendisi karar veriyor.

Siz kimsiniz?

Bu soru bugün herkese sorulmalı.

Çünkü siyaset insana sınırsız bir ahlak ruhsatı vermez.

Bir siyasi geçmiş insanı yanılmaz yapmaz.

Bir örgütsel aidiyet kişiyi eleştiriden muaf tutmaz.

Bir davanın tarihi, bugün yapılan her yanlışı kutsamaz.

Tam tersine, geçmişin bedeli insana daha fazla sorumluluk yükler.

Daha fazla haya.

Daha fazla adalet.

Daha fazla hesap verme zorunluluğu.

Bu ülkede yıllardır bazı kelimeler siyasetin dilinden düşmedi:

Halk.

Adalet.

Özgürlük.

Eşitlik.

Onur.

Demokrasi.

Barış.

Ama mesele bu kelimeleri söylemek değil.

Mesele, onların gereğini kendi hayatında yapabilmek.

“Adalet” deyip kendine yakın olana başka, karşısındakine başka ölçü uyguluyorsan…

“Demokrasi” deyip farklı düşüneni susturuyorsan…

“Halk” deyip halkın adını kendi hesabına kalkan yapıyorsan…

“Özgürlük” deyip başkasının söz hakkını küçümsüyorsan…

Büyük lafların hiçbir anlamı kalmaz.

Çünkü siyaset önce insanın kendisine uyguladığı ölçüdür.

Bir de geçmişin silahını bugünün siyasetine taşıyanlar var.

Eski mücadelelerin diliyle bugünün hesaplarını gizleyenler…

Halkın acısını, öfkesini ve siyasi hafızasını kendi pozisyonlarını güçlendirmek için kullananlar…

Burada da sormak gerekiyor:

Halkın yaşadığı acı kimin kişisel mülkü?

Geçmişte verilen mücadelelerin mirası kimin tapulu malı?

Bir siyasi hafıza, bugün başkasını susturmanın gerekçesi olabilir mi?

Bir zamanlar söylenmiş haklı sözler, bugün yapılan her şeyi haklı çıkarır mı?

Çıkarmaz.

Geçmişin bedelini taşıyanlar, o geçmişi başkasına hükmetmenin ruhsatı olarak kullanamaz.

Diyarbakır’da eskiden insanın yüzünün kızarması önemliydi.

“Millet ne der?”den önce “Ben ne yaptım?” diye düşünülürdü.

Birinin ahını almak kolay değildi.

Yetimin lokmasına el uzatmak, emanete ihanet etmek kolay değildi.

Çünkü insanın arkasında yalnızca insanlar değil, bir vicdan vardı.

Bugün ise bazıları utanması gereken yerde öfkeleniyor.

Özür dilemesi gereken yerde saldırıyor.

Hesap vermesi gereken yerde hesap soruyor.

Kendi yanlışını konuşmak yerine karşısındakinin geçmişini açıyor.

İşte asıl çürüme burada.

Yanlış yapmak insanidir.

Ama yanlışında ısrar etmek, hele bunu bir siyasi kimliğin arkasına saklamak başka bir şeydir.

Diyarbakır kimsenin şahsi mülkü değildir.

Ne bir partinin, ne bir grubun, ne bir çevrenin ne de kendisini şehrin doğal sahibi ilan edenlerin.

Bu şehir herkesten büyüktür.

Bu halk da herkesin siyasi hesabından büyüktür.

Diyarbakır’ın taşları nice büyüklenmeye tanıklık etti.

Nice insan kendisini vazgeçilmez sandı.

Nice insan “Ben olmazsam…” diye başlayan cümleler kurdu.

Sonra hepsi sustu.

Taş kaldı.

Dicle kaldı.

Hevsel kaldı.

İnsan geçti.

O yüzden biraz haya, biraz edep ve biraz da kendine bakmak gerekiyor.

Kendisine Diyarbakır’ın sahibi gibi davrananlara da…

Herkes adına hüküm verenlere de…

Bir siyasi geçmişi kişisel dokunulmazlık zannedenlere de…

Halkın adını kendi hesabına kalkan yapanlara da…

Sormak gerekiyor:

Siz kimsiniz?

Sizin sözünüz neden herkesin sözünden daha değerli olsun?

Sizin geçmişiniz neden sizi eleştiriden muaf kılsın?

Sizin siyasi kimliğiniz neden size başkasını küçültme hakkı versin?

Ve en önemlisi:

Siz, kimsenin görmediği yerde kendiniz hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çünkü insanın gerçek ölçüsü kalabalığın önünde söyledikleri değil, kimse yokken yaptıklarıdır.

Haya tam da burada başlar.

İnsan kendisini sorgulayabiliyorsa hala umut vardır.

“Ben yanlış yaptım” diyebiliyorsa hala yol vardır.

Başını öne eğebiliyorsa hala vicdan vardır.

Ama insan kendisini her durumda haklı görmeye başladığında, her eleştiriyi düşmanlık saydığında, her karşı çıkışı ihanet ilan ettiğinde haya yavaş yavaş çekilir.

Yerine kibir gelir.

Kibir büyüdükçe insan küçülür.

Sonunda hepimiz aynı yere gidiyoruz.

Makam yok.

Kartvizit yok.

Kalabalık yok.

Alkış yok.

Güç yok.

Siyasi geçmiş yok.

İnsanın yanında yalnızca yaptıkları kalıyor.

Birinin hakkını yedi mi?

Birinin kalbini kırdı mı?

Emanete sahip çıktı mı?

Gücünü başkasını ezmek için mi kullandı?

Yoksa eline geçen imkânı insanlara karşı sorumluluk olarak mı gördü?

Bir gün hepimizin sırtına aynı gömlek giydirilecek:

Yakasız gömlek.

Cebi yok.

Unvanı yok.

Ayrıcalığı yok.

İçine para koyamayacaksın.

Makamını koyamayacaksın.

Siyasi geçmişini koyamayacaksın.

“Ben kimim biliyor musun?” diyemeyeceksin.

O gün geriye yalnızca bir isim, bir hatıra, bir iz ve bir Fatiha kalacak.

Diyarbakır’ın taşları bunu binlerce yıldır anlatıyor:

Taş kalır, insan geçer.

Makam geçer.

Para geçer.

Güç geçer.

Siyasi iktidar geçer.

Kalabalık geçer.

Ama insanın yaptığı kalır.

İyiliği de.

Kötülüğü de.

Aldığı ah da.

Kazandığı gönül de.

O yüzden kimse kendisini bu şehrin sahibi sanmasın.

Kimse halkın yerine konuşmasın.

Kimse bir davanın adını kendi kibirine zırh yapmasın.

Kimse geçmişin bedellerini bugünün kişisel iktidarına tahvil etmesin.

Ve kimse utanmayı zayıflık sanmasın.

Çünkü utanabilmek hala insan kalabilmenin işaretidir.

Haya, insanın önündeki son aynadır.

O aynaya bakınca yüzümüz kızarıyorsa hala umut vardır.

Ama insan kendi yüzüne bakmaktan vazgeçmişse asıl tehlike orada başlar.

Çünkü sonunda hepimiz aynı yere gideceğiz.

Ve o gün ne kadar büyük göründüğümüz değil, ne kadar insan kaldığımız sorulacak.

Bir de…

Yakasız gömlek.

Ekoabori