FUAT BULUT
MÜSİAD’ın yeniden gündeme taşıdığı bölgesel asgari ücret önerisi, son günlerde ekonomi çevrelerinin en çok tartıştığı başlıklardan biri.
İlk bakışta kulağa mantıklı geliyor.
Yaşam maliyetinin düşük olduğu bölgelerde ücretler de daha düşük olursa, yatırım artar, istihdam canlanır deniliyor.
Fakat mesele bu kadar basit değil.
Çünkü Türkiye bu modeli daha önce denedi ve beklediği sonucu alamadığı için yaklaşık yarım asır önce rafa kaldırdı.
Aslında bölgesel asgari ücret bizim için yeni bir tartışma değil.
Türkiye’de bu sistem 1951 yılında uygulanmaya başlandı.
O dönemde her il ya da bölge, kendi ekonomik şartlarına göre farklı asgari ücret belirliyordu.
Daha sonra karar alma süreci merkezileştirildi ancak bölgeler arasındaki ücret farkı devam etti.
Yaklaşık 23 yıl süren bu uygulama, 1974 yılında sona erdirildi ve ülke genelinde tek asgari ücret sistemine geçildi.
Bunun nedeni ise çok açıktı: Sistem, çözüm üretmekten çok yeni sorunlar doğuruyordu.
Peki ne yaşandı?
En büyük sorun, aynı işi yapan insanların sadece yaşadıkları şehir farklı olduğu için farklı ücret almasıydı.
Bu durum hem çalışma hayatında adalet duygusunu zedeledi hem de bölgeler arasında yeni dengesizlikler yarattı.
Düşük ücret uygulanan illerde çalışanlar daha yüksek ücret veren şehirlere yöneldi.
İşverenlerin bir kısmı ise sadece daha düşük işçilik maliyeti nedeniyle yatırım yerini değiştirmeye başladı.
Beklenen bölgesel kalkınma gerçekleşmediği gibi, ekonomik ve sosyal sorunlar daha da büyüdü.
Bugün yeniden aynı model konuşulurken, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu açısından bu tecrübeyi göz ardı etmemek gerekiyor.
Diyarbakır, Mardin, Batman, Şanlıurfa, Van ve bölgenin diğer illeri zaten uzun yıllardır ciddi bir beyin göçü yaşıyor.
Üniversiteden mezun olan gençler, mühendisler, teknisyenler ve nitelikli çalışanlar daha iyi gelir ve daha fazla fırsat için batıya gidiyor.
Eğer devlet eliyle bir de bölgesel ücret farkı oluşturulursa, bu göçü durdurmak değil, hızlandırmak kaçınılmaz hale gelir.
Çünkü insanlar yalnızca iş bulmak için değil, emeklerinin karşılığını alabilecekleri bir yaşam kurmak için göç ediyor.
Düşünün…
Diyarbakır’da çalışan bir genç, aynı işi yaptığı halde İstanbul’daki ya da İzmir’deki meslektaşından daha düşük ücret alacak.
Böyle bir tabloda kaç kişi memleketinde kalmayı tercih eder?
Bölgenin zaten sınırlı olan nitelikli insan kaynağını elde tutması nasıl mümkün olabilir?
İşte bu yüzden bölgesel asgari ücret, gelişmiş bölgeleri değil, en çok gelişmeye çalışan bölgeleri olumsuz etkileyebilir.
Üstelik yatırım meselesi de yalnızca ücret üzerinden açıklanabilecek kadar basit değil.
Bir sanayici yatırım yapacağı yeri belirlerken sadece işçilik maliyetine bakmaz.
Enerjiye erişim, ulaşım altyapısı, lojistik imkânları, finansmana ulaşabilme, hukuki güvence ve en önemlisi nitelikli iş gücü de en az ücret kadar belirleyicidir.
Bugün dünyanın hiçbir büyük yatırımcısı sadece ucuz iş gücü var diye bir bölgeye gitmiyor.
Kalıcı yatırımın adresi, güçlü üretim ekosistemine sahip şehirler oluyor.
Bu nedenle Diyarbakır’ın ve bölgenin rekabet gücü düşük ücretle değil; daha fazla üretim, daha yüksek teknoloji, daha güçlü teşvikler ve katma değerli yatırımlarla artırılabilir.
Asıl konuşmamız gereken konu da zaten bu.
Türkiye’de üreticinin en büyük sıkıntısı sadece işçilik maliyeti değil.
Yüksek faiz, finansmana erişim sorunu, enerji maliyetleri, vergi ve prim yükü, belirsizlikler…
Sanayiciyi zorlayan asıl başlıklar bunlar.
Üretimi desteklemek isteniyorsa çalışanın ücretini düşürmek yerine üretimin üzerindeki bu yükleri hafifletmek çok daha doğru bir yol olacaktır.
Dünyadaki örneklere bakıldığında da benzer bir tablo görülüyor.
Avrupa Birliği ülkelerinin büyük bölümünde ulusal asgari ücret uygulanıyor.
Federal yapıya sahip bazı ülkelerde ise eyaletlerin ücret belirleme yetkisi bulunuyor.
Ancak bu modeller, Türkiye’nin idari ve hukuki yapısıyla birebir örtüşmüyor.
Bu nedenle “gelişmiş ülkeler de yapıyor” diyerek aynı modeli Türkiye’ye uyarlamaya çalışmak sağlıklı bir yaklaşım olmaz.
Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şey, geçmişte başarısız olduğu bir sistemi yeniden denemek değil; bölgeler arasındaki gelişmişlik farkını azaltacak politikaları güçlendirmektir.
Diyarbakır’ın ihtiyacı daha düşük ücret değildir.
Daha fazla yatırım…
Daha güçlü sanayi…
Daha nitelikli eğitim…
Daha fazla ihracat…
Daha kolay finansman…
Ve en önemlisi, gençlerin kendi şehirlerinde gelecek kurabilecekleri bir ekonomik ortamdır.
Çünkü insanlar doğdukları şehirleri düşük ücret yüzünden değil, gelecek göremedikleri için terk ediyor.
Eğer gerçekten bölgesel kalkınmayı konuşacaksak, ücretleri düşürmeyi değil, umutları büyütmeyi tartışmalıyız.
