
VEYSİ POLAT Diyarbakır’ın belleği Sur’dur. Taşında, sokağında, avlusunda bir hafıza taşır bu kent. Ancak bugün Sur’a baktığımızda karşımıza çıkan manzara bir hafızanın korunmasından çok, planlı bir unutma ve el değiştirme sürecidir. Tarihi mekânların birer kafe ve restorana dönüştüğü, eski sahiplerinin ise bu mekânlara ya hiç dönemediği ya da en iyi ihtimalle garson olarak girebildiği bir […]
VEYSİ POLAT
Diyarbakır’ın belleği Sur’dur.
Taşında, sokağında, avlusunda bir hafıza taşır bu kent.
Ancak bugün Sur’a baktığımızda karşımıza çıkan manzara bir hafızanın korunmasından çok, planlı bir unutma ve el değiştirme sürecidir.
Tarihi mekânların birer kafe ve restorana dönüştüğü, eski sahiplerinin ise bu mekânlara ya hiç dönemediği ya da en iyi ihtimalle garson olarak girebildiği bir “yeniden inşa” anlayışı dayatılıyor Diyarbakır’a.
2015’te yaşanan hendek ve barikat süreci, yalnızca bir güvenlik meselesi değildi; aynı zamanda Sur’un demografik, sınıfsal ve kültürel yapısını kökten sarsan bir kırılma anıydı.
Binlerce insan yerinden edildi.
Evler yıkıldı, sokaklar boşaltıldı, mahalleler dağıtıldı.
Ancak asıl yıkım çatışmalar bittikten sonra başladı.
Çünkü Sur, sahipleri olmadan “yeniden” kuruldu.
Bugün Sur’da restorasyon adı altında yapılan şey, belleğin onarımı değil; belleğin tasfiyesidir.
Tarihi Diyarbakır evleri, avluları, sokakları kamusal ve müşterek alanlar olarak değil, ticari işletmeler olarak yeniden kurgulandı.
Üstelik bu süreç yalnızca fiili yerinden etmeyle sınırlı kalmadı. İnsanlar evlerinden çıkarıldıktan sonra, mülkleri açık artırma usulüyle ellerinden alındı.
Yani önce zorla boşaltma, ardından hukuki ve ekonomik yollarla mülksüzleştirme devreye sokuldu.
Bu açık artırmalar yalnızca mülklerin değil, hafızanın da satışa çıkarılmasıydı.
Oysa bir evin duvarı satılabilir; ama o duvarda büyüyen çocukluk, o avluda tutulan yas, o sokakta paylaşılan hayat satılamaz!
Buna rağmen Sur’da yapılan tam olarak budur:
Hatıralar piyasaya sürüldü/sürülüyor, yoksullar dışarıda bırakılıyor, orta ve üst sınıflara “otantik deneyim” pazarlanıyor.
Bugün Sur’da yükselen kafe ve restoranlar, Diyarbakır’ın kültürel zenginliğinin doğal bir sonucu değil; bilinçli bir tercihinin ürünüdür.
Bu tercih, Sur’u yaşayanların değil, tüketenlerin mekânı haline getirmeyi hedefliyor.
Kent yoksullarının, yerinden edilenlerin, bu kentin gerçek sahiplerinin Sur’la kurduğu bağ sistematik biçimde koparılıyor.
Daha da önemlisi, bu dönüşüm Diyarbakır’da yeni bir anlayışı dayatıyor:
Belleği olan değil, vitrini olan bir şehir.
İtirazı olan değil, uyumlu bir şehir.
Yasını, kaybını, hafızasını taşıyan değil; fotoğraflanan, gezilen, tüketilen bir Sur.
Bu dönüşümle birlikte Sur, yaşayan bir mahalle olmaktan çıkarılıp turistik bir dekor haline getirildi.
Avluların yerini menüler, sokakların yerini vitrinler aldı.
Bu yeni düzende Sur’un eski sakinlerine düşen rol ise ya görünmez olmak ya da başkalarının belleğine hizmet eden emekçiler haline gelmek!
Oysa Sur başka türlü de yeniden kurulabilirdi.
Kârın değil kamunun, tüketimin değil müştereklerin esas alındığı bir anlayış mümkündü.
Kültür ve sanatın, eğitimin, çocukların, kadınların söz sahibi olduğu; eski sakinlerinin onuruyla dönebildiği bir Sur inşa edilebilirdi.
Ama tercih bu yönde yapılmadı.
Bugün Sur’da karşımıza çıkan manzara şunu söylüyor: Diyarbakır’da bir bellek istenmiyor, bir vitrin isteniyor.
Ve bu vitrin, asıl sahipleri dışarıda bırakılarak kuruluyor.
Soru açık ve nettir: Sur kimin?
Bu soruya verilen yanıt, Diyarbakır’ın nasıl bir kent olacağını da belirleyecek.
AK Partili Orhan Miroğlu’ndan Suriye ve Kürtler çıkışı20 Ocak 202616:56 Şam’da Rojava çıkmazı: Mazlum Abdi, Şara ile görüşmeyi yarıda kesti19 Ocak 202622:50 DEM Parti’den olağanüstü karar: Sınıra gidiyorlar19 Ocak 202622:37 Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi: Karla mücadele devam ediyor19 Ocak 202609:39 Diyarbakır’ı kar vurdu; Sur Belediyesi gün doğmadan sahaya indi19 Ocak 202609:00