Ekoabori

Yalanla yaşamak…

Dün yere göğe sığdıramadıklarını bugün kötüleyenler, dün eleştirdiklerini bugün övenler, dün yan yana görünmek istemediklerinin kapısını bugün aşındıranlar…

VEYSİ POLAT

Nobel ödüllü yazar Aleksandr Soljenitsin’in yıllar önce yaptığı bir çağrı var:

“Yalanların içinde yaşamayın.”

Bazen bir toplumun çürümesi, büyük yalanlarla başlamaz.

Küçük yalanların sıradanlaşmasıyla, insanların gerçeği bile bile susmasıyla, çıkarları uğruna doğru bildiklerinden vazgeçmesiyle başlar.

Diyarbakır’da bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri de belki tam olarak bu:

Hakikatin tarafında durabilmek.

Çünkü siyaset yalnızca sandıkta yapılmıyor.

Birinin yüzüne başka, arkasından başka konuşmak da siyasetin bir parçası haline gelmiş durumda.

Dün kardeşim dediğine bugün sırt çevirmek, çıkarına göre dostluk kurmak, menfaatine göre ilke değiştirmek, makam uğruna susmak, işine geldiğinde konuşmak…

Bütün bunların adına siyaset deniyor olabilir.

Ama insanın kendisine sorması gereken başka bir soru var:

Her şeyin bir hesabı olur mu?

İnsan, kendi çıkarı için ne kadarından vazgeçebilir?

Diyarbakır çok şey gördü.

Acıyı da gördü, yoksulluğu da, kavganın nelere mal olduğunu da…

Bunca yaşanmışlığa rağmen bu şehir, insanlığını ve dayanışma kültürünü korumayı bildi.

Çünkü Diyarbakır’ın asıl zenginliği taşında, toprağında, surlarında değil; insanının vicdanında saklı.

Ne var ki bugün o vicdanın üzerine gölgeler düşüren davranışlarla karşılaşıyoruz.

Dün yere göğe sığdıramadıklarını bugün kötüleyenler, dün eleştirdiklerini bugün övenler, dün yan yana görünmek istemediklerinin kapısını bugün aşındıranlar…

Rüzgar hangi yönden eserse yönünü oraya çevirenler…

Üstelik bütün bunları yaparken kendilerini hala “ilkeli”, “tutarlı” ve “haklı” görebiliyorlar.

Oysa ilke, işler yolundayken savunulan bir sözden ibaret değildir.

Asıl mesele, çıkarlarınla değerlerin karşı karşıya geldiğinde hangisinden vazgeçtiğindir.

Karakter de o noktada ortaya çıkar.

İnsanı yalnızca söyledikleriyle tanıyamazsınız.

Kimin yanında durduğuna, zor zamanlarda nasıl davrandığına, kimse görmezken ne yaptığına bakmanız gerekir.

Diyarbakır küçük bir şehir değil.

Ama insanların birbirini hiç tanımadığı kadar büyük de.

Kimin ne söylediği kadar ne yaptığı da biliniyor.

Kimin hangi masada ne konuştuğu, hangi kapıyı hangi beklentiyle çaldığı, bir başkasının arkasından neler söylediği zamanla ortaya çıkıyor.

Çünkü yalanın bir ömrü var.

Gerçeğin ise hafızası.

Bugün makam için eğilenler, yarın makam değiştiğinde başka bir yöne dönebilir.

Çıkar üzerine kurulan dostluklar, çıkar ortadan kalktığında ilk terk edilen ilişkiler olabilir.

Dün birbirine övgüler dizenler, bugün birbirinin en sert eleştirmeni haline gelebilir.

Bunların hepsi yaşanabilir.

Siyasette görüşler değişebilir, insanlar farklı tercihler yapabilir.

Asıl mesele değişmek de değildir.

İnsan fikrini değiştirebilir; yeter ki bunu bir hesap uğruna değil, inandığı için yapsın.

Dün söylediğinin arkasında duramıyorsa da bunun sorumluluğunu üstlensin.

Mesele, değişmemek değil; değişirken kendini inkar etmemektir.

Çünkü geriye dönüp bakıldığında makamlar, unvanlar ve geçici güç ilişkileri silinip gider.

İnsanların hafızasında ise nasıl bir insan olduğunuz kalır.

İşte bu yüzden mesele yalnızca siyaset değil.

Mesele, nasıl bir insan olarak hatırlanacağımız.

Diyarbakır’ın daha fazla hesaplaşmaya, daha fazla güvensizliğe, daha fazla çıkar ilişkisine ihtiyacı yok.

Birbirinin açığını kollayanlara değil, birbirinin yükünü taşıyanlara ihtiyacı var.

Menfaati için susanlara değil, bedeli olsa bile doğruyu söyleyebilenlere…

Elbette herkes her şeyi biliyor demek kolay.

Asıl mesele, bilinen karşısında nasıl bir tutum alındığı.

Bazen insanlar gerçeği bilmediği için değil, gerçeğin gerektirdiği sorumluluğu üstlenmek istemediği için susuyor.

Belki de bugün en büyük cesaret burada başlıyor:

Yalana ortak olmamak.

Bazen bir yalanı söylememek yetmez; onun üzerini örten sessizliğe de ortak olmamak gerekir.

Herkesin kendi çıkarını korumaya çalıştığı bir ortamda, insanın kendi vicdanını koruması başlı başına bir duruştur.

Soljenitsin’in çağrısı da burada anlam kazanıyor.

İnsan, önce kendi hayatında yalanın hüküm sürmesine izin vermemeli.

Başkasından dürüstlük beklerken kendi hesaplarını görmezden gelmemeli.

Herkesi eleştirirken kendisine de aynı soruları sorabilmeli.

Çünkü bir şehrin temizlenmesi, önce insanın kendi vicdanıyla yüzleşmesiyle başlar.

Diyarbakır’ın ihtiyacı olan şey daha fazla gösteriş değil, samimiyet.

Daha fazla ikiyüzlülük değil, tutarlılık.

Daha fazla kirli hesap değil, açık sözlülük.

Ve hepsinden önemlisi, daha az yalan, daha fazla hakikat.

Çünkü insan her şeyi değiştiremeyebilir.

Ama kendi yalanına son vermekle başlayabilir.

Bazen bir şehrin ihtiyacı olan en büyük değişim de budur.

 

Ekoabori