VEYSİ POLAT
Diyarbakır yoksul bir kent.
Bu bir kanaat değil, rakamlarla, yılların birikmiş ihmaliyle, boş kalan sofralarla sabit bir gerçek.
Yatırım teşviklerinden Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun yararlanma oranı yalnızca yüzde 5 iken, Batı illerinde bu oran yüzde 65’e ulaşıyor.
Eğitim yatırımlarında Doğu ile Batı arasındaki fark 26 kata dayanmış durumda.
Bu tablo, yalnızca ekonomik bir eşitsizliği değil, aynı zamanda siyasal bir tercihi, yapısal bir adaletsizliği işaret ediyor.
Bugün Diyarbakır tarihinin en soğuk günlerini yaşıyor.
Termometreler eksi 20’leri göstermeye hazırlanırken, bu kentte soğuk yalnızca havada değil.
Evlerin içinde, ceplerde, umutlarda da hissediliyor.
Yoksulluk, bu coğrafyada soyut bir kavram değil; donan eller, kesilen elektrikler, yakacak bulamayan haneler demek.
Bir çocuğun okula aç gitmesi, bir annenin pazardan eli boş dönmesi demek. Ve bütün bunlar olurken, ülkenin başka bir yerinde “büyüme”, “kalkınma”, “refah” kelimeleri rahatça telaffuz edilebiliyor.
Ama Diyarbakır yalnızca yoksulluğun kenti değil.
Aynı zamanda hafızanın, direncin ve inadına umudun kenti.
Nice canlar yitirildi bu topraklarda.
Nice ev, nice hayat yarım kaldı.
Faili meçhullerle, cezasızlıkla, inkârla örülmüş uzun bir karanlık tarih var arkamızda.
O yüzden bugün “çözüm”, “barış”, “yeniden konuşma” kelimeleri telaffuz edildiğinde, bu kentte yankısı büyük oluyor.
Çünkü Kürt meselesi burada bir başlık değil, gündelik hayatın ta kendisi.
Bir yandan çözüm süreci açısından büyüyen bir umut var.
Kırılgan, temkinli ama gerçek bir umut.
Öte yandan bu umut, askıda bırakılma korkusuyla birlikte yürüyor.
Çünkü bu ülkede Kürt meselesi defalarca rafa kaldırıldı, ertelendi, görmezden gelindi.
Her askıya alış, yeni acıların, yeni kayıpların kapısını araladı.
Bugün yapılması gereken şey çok açık: Kürt meselesi askıda kalmasın. Ne seçim takvimlerine, ne dar politik hesaplara kurban edilsin.
2026’ya girerken, Diyarbakır’ın dileği büyük ama çok da insani: Barış.
Bu kent yeni yıla bir “barış baharı” ile girmek istiyor.
Silahların değil sözlerin konuştuğu, inkârın değil yüzleşmenin esas alındığı bir bahar.
Yoksulluğun kader, eşitsizliğin fıtrat sayılmadığı bir bahar.
Çünkü barış, yalnızca çatışmasızlık değildir; aynı zamanda adalettir, eşitliktir, onurlu bir yaşamdır.
Yoksullar unutulmasın.
Bu bir temenni değil, bir çağrıdır.
Sosyal politikalar vitrin süsü olmaktan çıksın. Doğu’ya yapılan her yatırım “lütuf” gibi sunulmasın; bu ülkenin yurttaşlarına karşı bir borç olduğu kabul edilsin.
Eğitimde 26 kat fark varken, eşit yurttaşlıktan söz etmek mümkün değildir.
Teşviklerin yüzde 65’i Batı’ya, yüzde 5’i Doğu’ya giderken, “kalkınma” masalları kimseyi ikna etmez.
Ve belki de en önemlisi: Kibirler bir kenara atılsın. Devlet aklı, toplumla konuşmayı yeniden öğrensin.
Yukarıdan bakan, buyuran, tehdit eden dil terk edilsin.
Diyarbakır’a, bu ülkenin diğer kentlerine bakar gibi bakılsın.
Acıyı istatistikten, yoksulluğu raporlardan ibaret gören anlayış iflas etmiştir.
Eksi 20 derecede yeni bir yıla girerken, bu kentin sobasında yalnızca kömür değil, umut da yanmalı.
2026, Diyarbakır için bir hayatta kalma yılı değil; onurlu yaşama geçiş yılı olsun.
Barış, bir temenni olarak kalmasın; siyasal bir iradeye, somut adımlara dönüşsün.
Çünkü bu topraklar artık ölümü değil, yaşamı hak ediyor.
Çünkü bu kent, soğuğa rağmen baharı beklemekten vazgeçmiyor.
