VEYSİ POLAT
Üç günde iki kanlı olay.
İlk adres Şanlıurfa’nın Siverek, ikinci adres Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesi.
Takvim değişiyor, acı yerinde duruyor.
Sabah çocuklarını okula emanet eden aileler, akşam kapıyı umutla açamıyor.
Bir ülkenin en güvenli olması beklenen eğitim yuvaları, korkunun adresine dönüşmüş durumda.
Sınıflarda bilgi değil tedirginlik büyüyor.
Koridorlarda çocuk seslerinin yerini sessizlik, panik ve sirenler alıyor.
Ortada yakıcı bir soru var:
Kalem tutması gereken bir çocuk, nasıl olur da silaha uzanır?
Bu sorunun cevabı yalnızca okul kapısında aranamaz.
Bu, daha derin bir çürümenin yansıması.
Ekranlarda her gün yeniden üretilen şiddet dili, sosyal medyada dolaşıma sokulan öfke, hayatın her alanına sızmış durumda.
Çocuklar, şiddetin sıradanlaştırıldığı bir atmosferde büyüyor.
Eğitici içerikler geri çekilirken, reyting uğruna şiddeti parlatan diziler ve filmler başköşeye yerleşiyor.
Tam da burada başka bir soru yükseliyor:
Toplum adına denetim yetkisi bulunan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu neyi bekliyor?
Her akşam milyonların önüne sunulan senaryolarda silahlar konuşuyor, öfke ödüllendiriliyor.
Bu içeriklerle servetlerine servet katan yapımcılar, yönetmenler ve oyuncular itibarlarını büyütürken, toplum kendi evlatlarını kaybediyor.
Kurgu ile gerçek arasındaki sınır silindikçe, şiddet yalnızca izlenen bir sahne olmaktan çıkıp hayatın içine yerleşiyor.
Bir başka ağır gerçek ise silaha kolay ulaşmak.
Bir çocuğun çantasında kitap yerine silah taşıyabildiği bir düzende, mesele bireysel bir sapma olarak geçiştirilemez.
Bu, doğrudan kamusal güvenliğin zayıfladığını gösterir.
Evlerde, sokaklarda, mahalle aralarında biriken silahlar, bir gün okul kapısından içeri giriyor.
O gün geldiğinde ise geriye yalnızca telafisi olmayan kayıplar kalıyor.
Eğitim emekçileri bu tablonun en kırılgan noktası.
Yetersiz imkanlar, artan risk ve büyüyen belirsizlik içinde sınıfa giren öğretmenler, artık sadece ders anlatmıyor, aynı zamanda kendi yaşamlarını da korumaya çalışıyor.
Tahtaya yazı yazarken arkasını düşünmek zorunda kalan bir öğretmenin hangi huzurla öğrencilerine odaklanması beklenir?
Veliler kaygılı.
Çocuklar korku içinde.
Sınıflar giderek boşalıyor.
Eğitim, derin bir sarsıntı yaşıyor.
Bu tablo, günü kurtaran açıklamalarla geçiştirilemez.
Bireysel silahlanma konusunda gerçek bir denetim ve caydırıcı bir politika gecikmeden hayata geçirilmeli.
Okulların güvenliği, idarecilerin ve velilerin sırtına bırakılan bir yük olmaktan çıkarılmalı.
Kamusal sorumluluk, bütün ağırlığıyla üstlenilmeli.
Aynı zamanda şiddeti meşrulaştıran yayın anlayışına karşı etkili bir denetim mekanizması işletilmeli, toplumun ruhunu zehirleyen içeriklere karşı açık bir duruş sergilenmeli.
Çocukların yaşam hakkı tartışma konusu yapılamaz.
Öğretmenlerin güvenliği ihmal edilemez.
Bir ülke, en çok okullarında görünür.
Çocuklarını korkuyla büyüten bir toplum, yarınını da o korkuya teslim eder.
Artık beklemenin değil, sorumluluk almanın zamanı.
Artık çocukları yaşatmanın zamanı.
Artık bu karanlığa karşı söz söylemenin zamanı.
