VEYSİ POLAT
Diyarbakır’da 11-12 Nisan tarihlerinde gerçekleştirilen “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Tarım, Gıda ve Sanayi Odaklı Kalkınma Vizyonu Çalıştayı”, sıradan bir toplantının ötesine geçti.
Bu kez mesele yalnızca tarım değildi; mesele, barış ihtimalinin yarattığı yeni zeminde bir coğrafyanın kendini yeniden kurup kuramayacağıydı.
Ve belki de ilk kez, bu soru bu kadar somut bir karşılık buldu.
Diyarbakır Valiliği, Tarımsal Strateji ve Politika Geliştirme Merkezi (TARPOL), Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası, Diyarbakır Ticaret Borsası ve Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu işbirliğiyle düzenlenen çalıştayda kurulan masa, aslında Türkiye’nin tamamını ilgilendiren bir tartışmanın masasıydı.
Çünkü burada konuşulanlar, yalnızca bölgenin değil, ülkenin tarım geleceğine dair bir model arayışını içeriyordu.
DTSO Başkanı Mehmet Kaya’nın kapanışta kurduğu cümle bu yüzden önemliydi:
“Bu model sadece bölgeye değil Türkiye’ye örnek olacak.”
Bu cümle bir iyimserlik değil, sahadan süzülen bir kanaatti.
Çalıştayın en dikkat çekici yönlerinden biri, bu kez gerçekten “çalışılmış” olmasıydı.
Her biri 25 kişiden oluşan dört ayrı grup, iki gün boyunca eş zamanlı oturumlarda çalıştı.
Bir salonda bitkisel üretim konuşulurken, kuraklığın ve su yönetiminin üretime etkisi tartışılıyordu.
Yan salonda hayvancılık masasında mera ve yaylaların yeniden nasıl işlevsel hale getirileceği, küçükbaş üretimin nasıl ayağa kaldırılacağı konuşuluyordu.
Tarıma dayalı sanayi grubunda işleme, pazarlama ve markalaşma üzerinden katma değerin nasıl artırılacağı tartışılırken; kırsal kalkınma başlığında kooperatifçilik, altyapı, gençlerin ve kadınların üretim sürecine nasıl dahil edileceği masaya yatırılıyordu.
Bir katılımcının kahve arasında söylediği şu cümle, aslında bütün bu tartışmaların özeti gibiydi:
“Yıllardır aynı sorunları konuşuyoruz ama ilk kez herkes neyin yapılabilir olduğunu konuşuyor.”
Bir başka katılımcı ise daha netti:
“Bu iş ya burada somutlaşacak ya da yine dosya olarak kalacak. Ama bu kez farklı hissediyoruz.”
Aslında bu “farklı hissetme” hali, Diyarbakır’ın hafızasında yeni değil.
9 yıl önce başlatılan ekonomi koordinasyon toplantılarıyla kentin sanayi altyapısında ciddi bir dönüşüm sağlanmıştı.
Bugün “sanayide büyük bir sorun kalmadı” denebiliyorsa, bu ortak akıl süreçlerinin bir sonucu.
Şimdi aynı yaklaşım tarıma yöneliyor.
Ama bu kez mesele daha derin.
Çünkü tarım bu coğrafyada sadece bir üretim meselesi değil; aynı zamanda göçün, yoksulluğun ve toplumsal kırılmanın merkezinde duran bir alan.
Eski Tarım Bakanı ve Tarımsal Strateji ve Politika Geliştirme Merkezi (TARPOL) Başkanı Mehdi Eker’in konuşması da tam bu noktaya temas etti.
“Coğrafya kaderdir” dediğinde, aslında romantik bir söz kurmadı; üretimin sınırlarını hatırlattı.
450 milimetre yağış alan bir coğrafyada neyin yetişeceği bellidir.
Bu toprak size hububat ve bakliyat der. Bu mera size küçükbaş hayvancılık der.
Bunun dışına çıktığınızda, doğaya rağmen üretim yaparsınız.
Ve doğaya rağmen kurulan hiçbir sistem uzun ömürlü olmaz.
Mehdi Eker’in bir başka vurgusu ise meseleyi küresel bir çerçeveye taşıdı:
“Gıda güvenliği artık milli güvenliktir.”
Bugün gübreden suya, tedarik zincirlerinden iklim krizine kadar uzanan tablo, tarımı ertelenemez bir alana dönüştürmüş durumda.
Ama Diyarbakır’daki tartışmanın asıl ağırlığı, bu coğrafyanın kendi hikayesinden geliyor.
40 yılı aşkın süren çatışmalı süreç, sadece hayatları değil, üretim biçimini de değiştirdi.
Mera yasaklarıyla hayvancılık geriledi, göçlerle köyler boşaldı, üretim dengesi bozuldu.
Bugün kent nüfusunun bu kadar artmış olması, aslında bu kırılmanın bir sonucu.
Şimdi ise yeni bir eşik konuşuluyor: Çatışmasızlık.
Ve bu, sadece sosyal bir rahatlama değil; ekonomik bir imkan anlamına geliyor.
Çünkü barış, en çok toprağa yarar.
Belki de bu yüzden Diyarbakır’daki çalıştay, teknik bir programdan çok daha fazlasını ifade ediyor.
Bu, barışın ekonomik karşılığını kurma arayışı.
Ve bu arayışın en kritik yönü şu:
Bu mesele artık sadece Doğu ve Güneydoğu’nun meselesi değil.
Ege’de de aynı sorunlar var.
Akdeniz’de de.
İç Anadolu’da da.
Su krizi, üretim maliyetleri, plansızlık…
Türkiye’nin ortak başlıkları bunlar.
Dolayısıyla burada kurulacak model, sadece bölgesel bir çözüm değil, ülke genelinde uygulanabilecek bir çerçeve olabilir.
Elbette asıl soru hala ortada duruyor:
Bu kez gerçekten farklı olacak mı?
Türkiye’de fikir üretmekten çok, o fikri uygulamaya geçirmek zor olmuştur.
Rafları dolduran raporların hikayesi bunu gösteriyor.
Ama bu kez masada farklı bir tablo var.
Sahayı bilen insanlar var.
Karar vericiler sürecin içinde.
Ve en önemlisi, zamanın ruhu değişmiş durumda.
Tarım artık ertelenebilir bir alan değil.
Diyarbakır’da kurulan cümleler, eğer karşılık bulursa, sadece bu kentin değil, Türkiye’nin geleceğini etkileyebilir.
Ama bunun için bir şeyi unutmamak gerekiyor:
Toprak, sabırlıdır ama unutmaz.
Yıllarca ihmal edilen bir alanı yeniden ayağa kaldırmak, ancak doğru modelle, kararlılıkla ve süreklilikle mümkün.
Belki de bu yüzden Mehmet Kaya’nın o cümlesi hala en güçlü yerinde duruyor:
Bu sadece bir başlangıçsa, asıl mesele onu sürdürebilmekte.
