VEYSİ POLAT
Bir baba olarak bir evladın değeri neyse, o duyguyla gittim jinmam, amca eşine…
Kuzenim Yeter’in, 1999’daki geri çekilme döneminde hayatını kaybettiğinin resmen açıklanmasının ardından bir taziye ziyaretiydi bu.
Yıllarca “Bir gün umutla eve döner” diye bekleyen bir annenin acısı ne kadar büyükse, Remziye yengeminki de o kadar büyüktü…
İki cümle döküldü ağzından:
“Yeter’im gitmeden saçının bir kezîsini bırakmıştı. İsmi açıklandı ama ondan geriye kalan kemikleri nerede bilmiyoruz. Çocuklara o kezîyi gömelim toprağa, üstüne de mezar taşını yapalım.”
Tokat gibi sözlerdi.
Bir insanın ölümünü bilmek başka, mezarının nerede olduğunu bilmemek başka.
Bir annenin yıllarca kapıya bakması, bir babanın her telefon sesinde irkilmesi, bir çocuğun babasının mezarını hiç göremeden büyümesi…
Savaşın, çatışmanın ve kayıpların geride bıraktığı acının belki de en ağır tarafı tam olarak burada.
Bu topraklarda çok kan döküldü.
Çok insan öldü.
Çok insan kayboldu.
Ana babalar, 1.90’lık evlatlarının kemiklerini 5 kilogramlık kutularda teslim aldı.
Yüzlerce insanın akıbeti yıllarca bilinmedi.
Aileler, kapılarının bir gün çalınacağı umudunu hiç bütünüyle kaybetmedi.
Çünkü kayıp, ölümden bile daha uzun süren bir bekleyiştir.
Bir haberi okurken, Remziye yengemde yaşadığım aynı duyguyu yeniden yaşadım.
“88 yaşında Strazburg’dan Cûdî’ye…”
Meslektaşım Emrullah Acar’ın hazırladığı görüntülü haber, yirmi yıldır oğlunun mezarını arayan bir annenin adalet arayışını anlatıyordu.
Fatime Ülüş…
88 yaşında.
Yirmi yıldır kayıp olan, mezarının yerini bulamadığı oğlunun peşinde.
Hikaye Strazburg’dan başlıyor, Cudi Dağı’na kadar uzanıyor.
Uzun, yorucu ve acı dolu bir yolculuk…
Çalışma Musa Anter Yarışması’nda ödüle layık görülmüş.
Ama bazen bir haberin ödülünden çok, taşıdığı acı kalıyor insanın aklında.
Kısa bir görüntü…
88 yaşındaki Fatime Ülüş, diğer oğlunun sırtında Cudi’de bir mezarlığa doğru taşınıyor.
Sonra ağıt…
Bir annenin yıllardır içinde biriktirdiği feryat, dağın sessizliğine karışıyor.
O görüntüde yalnızca bir annenin acısını görmedim.
1981’den beri haber alamadığımız Baki dayımı gördüm.
Her gün pencereden ayrılmayan, her kapı çalındığında heyecanlanan ve “Bakim geldi” diyen rahmetli Şefkat anneannemi hatırladım.
Bir kapının açılmasını bekleyen yaşlı bir kadının gözlerini…
Sonra yıllardır haber alamadığım kuzenim Şehmus geldi aklıma.
İstanbul’da, ellerinde telsiz bulunan kişilerce kaçırılan teyzeoğlu Fehmi Tosun geldi aklıma.
Onun çocukları Besna, Jiyan, Mazlum…
Eşi Hanım abla…
Yıllardır aynı sorunun cevabını bekliyorlar:
Yaşıyorsa nerede?
Değilse, mezarı nerede?
Bir insanın ölümünü kabullenmek belki mümkün.
Ama mezarının nerede olduğunu bilmemek…
İşte insanı yıllarca aynı yerde tutan şey biraz da bu.
Şimdi adına “barış süreci” denilen yeni bir dönemden geçiyoruz.
Barıştan söz ediyoruz.
Çatışmasızlıktan, yeni bir gelecekten, birlikte yaşamdan söz ediyoruz.
Bunların hepsi önemli.
Ama barış yalnızca silahların susması değildir.
Barış, geçmişin acılarıyla da yüzleşebilme cesaretidir.
Barış, kayıpların ailelerini hatırlamaktır.
Barış, bir annenin “Oğlumun mezarı nerede?” sorusunu yanıtlayabilmektir.
Barış, yıllardır kapı sesine kulak kesilmiş ailelerin acısını bu ülkenin ortak hafızasının bir parçası olarak kabul etmektir.
Çünkü bazı yaralar kapanmadan barışın toplumsal karşılığı eksik kalır.
Bir mezar taşı bazen yalnızca bir taş değildir.
Bir ailenin yasının tamamlanmasıdır.
Bir annenin yıllardır bekleyen gözlerinin dinmesidir.
Bir çocuğun babasının nereye gömüldüğünü bilmesidir.
Ve belki de en önemlisi, bu ülkenin geçmişiyle yüzleşmesidir.
Yeter’in annesinin bıraktığı cümle bu yüzden hala kulağımda:
“Çocuklara o keziyi gömelim toprağa, üstüne de mezar taşını yapalım.”
Bazen barışın ne kadar büyük bir mesele olduğunu anlamak için uzun siyasi cümlelere gerek yok.
Bir annenin istediği tek şey yeter:
Evladının mezarının başında durabilmek.
Şimdi barış konuşuluyor.
Bu yüzden, bu acılı aileleri unutmayın diyorum.
Onları geçmişin bir dipnotu gibi değil, barışın merkezinde tutun.
Çünkü barış, yalnızca geleceği kurmak değil; geçmişte yarım kalmış vedaları da tamamlayabilmektir.
Jinmam Remziye yengemin de yer aldığı yazının ana görselini çeken meslektaşım Ardıl Batmaz da Musa Anter yarışmasında ödüle değer görülmüş. Kendisini tebrik ediyorum.
