Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam

Bacalar sussun diye değil, tütsün diye sahadaydılar

VEYSİ POLAT Diyarbakır, tam 19 yıl aradan sonra bir “kar afeti” ile uyandı. Kentin alışık olmadığı ölçekte bir soğuk, eksi 17 dereceyi bulan ayaz ve durmaksızın savrulan tipi… Yollar kapandı, yaşam yavaşladı, kimi anlarda neredeyse durma noktasına geldi. Kar, sadece sokakları değil, aynı zamanda bu kentin kriz anlarında nasıl ayakta kaldığını da bir kez daha […]

Bacalar sussun diye değil, tütsün diye sahadaydılar
  • 4 Ocak 2026 12:35

VEYSİ POLAT

Diyarbakır, tam 19 yıl aradan sonra bir “kar afeti” ile uyandı.

Kentin alışık olmadığı ölçekte bir soğuk, eksi 17 dereceyi bulan ayaz ve durmaksızın savrulan tipi…

Yollar kapandı, yaşam yavaşladı, kimi anlarda neredeyse durma noktasına geldi.

Kar, sadece sokakları değil, aynı zamanda bu kentin kriz anlarında nasıl ayakta kaldığını da bir kez daha gözler önüne serdi.

Bu kez kar, yalnızca bir doğa olayı değildi.

Aynı zamanda bir sınavdı.

Merkezi idareden yerel yönetimlere, sivil toplumdan bireysel inisiyatiflere kadar herkesin “ne yaptığını” ve “nasıl durduğunu” gösteren bir sınav.

Yerel yönetimler sahadaydı, bu tartışmasız.

Ancak asıl dikkat çeken, yıllardır sıkça unuttuğumuz bir refleksin yeniden ortaya çıkmasıydı:

“Kendi evinin önünü temizleme” bilinci.

Bu bilinçle hareket eden yapılardan biri de Diyarbakır Organize Sanayi Bölgesi Yönetimi oldu.

350’yi aşkın fabrikanın bulunduğu, yaklaşık 23 bin emekçinin her gün girip çıktığı Diyarbakır OSB, karın en ağır vurduğu alanlardan biriydi.

Bacalar kar altında kaldı, yollar kapandı, üretim durma noktasına gelme riskiyle karşı karşıya kaldı.

Ama durmadı.

Diyarbakır OSB Başkanı Mustafa Fidan ve Yönetimi, masa başında açıklama yapanlardan olmadı.

18 araç ve 30 personelden oluşan ekiplerle birlikte sahadaydı.

Soğuğun iliklere işlediği saatlerde, gecenin en sert anlarında OSB’nin 45 kilometrelik yol ağında karla mücadele aralıksız sürdü.

Ama mesele sadece yol açmak değildi.

Mesele, üretimin nefes almasını sağlamak,

Mesele, ocakların tütmeye devam etmesiydi.

Fabrikaların bacaları kar altında kalmışken dahi, “tütsün” diye verilen emek; aslında bu kentin emeğine, alın terine ve üretim kültürüne verilen değerin ifadesiydi.

Çöken fabrika alanları için OSB yönetimine talepler ulaştı.

Talepler kağıt üzerinde kalmadı.

Yönetim ve müdürlük ekipleri birebir sahaya indi, firma yetkilileriyle yüz yüze görüştü, sorunlar yerinde tespit edildi ve anında müdahale edildi.

Bu, alışık olmadığımız ama olması gereken bir yönetim pratiğiydi.

Gece boyunca süren çalışmalara ilişkin yapılan açıklama, sıradan bir bilgilendirme değildi.

Sahadaki emeğin kısa bir özeti gibiydi:

“Karla mücadele çalışmalarımız gece boyunca aralıksız devam etmektedir. Ekiplerimiz sahada görev başında olup, olası olumsuzluklara karşı çalışmalarını sürdürecektir.”

Ve elbette bir çağrı vardı. Hayati bir çağrı:

Kış lastiği olmadan yola çıkılmaması, kazaların önlenmesi ve güvenli ulaşım için yapılan uyarılar, sadece bir trafik hatırlatması değil; toplumsal sorumluluğun da bir parçasıydı.

Bu kar afeti bize bir gerçeği daha hatırlattı:

Kriz anlarında kentler, sadece resmi kurumlarla ayakta kalmaz. Kentler; OSB’leriyle, sendikalarıyla, meslek odalarıyla, gönüllüleriyle, yani toplumun tamamıyla ayakta kalır.

Diyarbakır OSB’nin karla mücadelesi, bu anlamda sadece teknik bir çalışma değil; aynı zamanda bir dayanışma pratiğidir.

Sorumluluğun başkasına atılmadığı, “ben ne yapabilirim” sorusunun sahada yanıtlandığı bir örnektir.

Kar eriyecek.

Yollar açılacak.

Bu afeti de geride bırakacağız.

Ama geriye şu soru kalacak:

Bu kent, kriz anlarında kimlerin gerçekten yanında olduğunu unutacak mı, yoksa hafızasına mı yazacak?

Diyarbakır’ın karla imtihanında görüldü ki; kimi kurumlar sadece tabeladan ibaret değil.

Kimi yöneticiler de sadece imzadan.

Bazıları gerçekten sahada.

Bazıları gerçekten bu kentin parçası.