İşsiz ve işveren: Aynı gemide miyiz? / Özgür Tüzün’ün yazısı… « Ekoabori

İşsiz ve işveren: Aynı gemide miyiz? / Özgür Tüzün’ün yazısı…

Bu haber 09 Haziran 2019 - 13:03 'de eklendi ve kez görüntülendi.

ÖZGÜR TÜZÜN

19. yüzyılda “işsiz” denildiği zaman ilk akla gelen; yeteneksizliğinden dolayı bir meslek edinememiş veya geçimsizliği nedeniyle iş bulamamış, vaktini boşa geçiren tembel kişi olurdu. O dönemde işsizlik sorunsalının kökenleri, tamamen kişisel yetersizliklere ve bireyin patolojik bozukluklarına indirgenmekteydi. Ancak günümüz toplumlarında hem ekonomik hem de sosyal anlamda yapısal sorunların bireylere etkileri dikkate alındığında işsizlik sorununun sadece birey odaklı olmayıp, bir o kadar makro boyuttaki yapısal sorunlarla da ilişkili olduğu görülecektir.

Türkiye işgücü piyasasının yapısal anlamda diğer işgücü piyasalarından ayrılan, birçok farklı yönü mevcuttur. Bunun temelinde, sürekli artan nüfus yapısına karşılık, istihdam edilenlerin sayı ve oran olarak düşük seviyelerde seyretmesi yatmaktadır. Aynı zamanda geleneksel aile yapısının canlılığını koruduğu gerçeği de dikkate alındığında, kadının işgücü piyasasından uzak tutularak, bunun yerine daha çok ev içi hizmetlerde ücretsiz bir emek gücü olarak kullanılması da önemli etkenlerin başında yer almaktadır. Türkiye’nin işgücü piyasasının temelinde yatan sorunlar incelediğinde ise, kentleşme sonrası kırdan kente büyük göçler, eğitim sisteminin yeterli ve bilimsel seviyede olmaması, cinsiyet ayrımcılığı ile birlikte girişimcilik önündeki engellere dikkat çekilebilir.

Türkiye’de kimi yapısal sorunların bir yönüyle de olsa hukuksal ve teorik anlamda çözüme kavuşmuş olmasına rağmen uygulamada aynı verimliliğin var olmadığı göze çarpmaktadır. Bunun en temel göstergelerinden biri, Türkiye’de sigortasız çalışmanın hukuksal olarak yaptırımlara tabi olmasına rağmen, sigortasız çalıştırılan bireylerin iş gücü piyasasındaki mevcut yoğunluğudur. Aynı zamanda bununla bağlantılı olarak, 2011 yılından itibaren Suriye’den gelen göçmenlerin işgücü piyasasında iş güvencesi olmadan düşük maliyetlerle çalıştırılması konusu da bir diğer örneği teşkil etmektedir. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun geçmiş yıllarda yaptığı bir çalışmada, Türkiye’de toplam çalışan kişi sayısının yaklaşık 22 milyon kişi olduğu ve bunların içerisinde 10 milyon 400 bin civarı kişinin kayıt dışı olduğu vurgulanmıştır (Sosyal Güvenlik Kurumsal, 2012).

Türkiye’deki işgücü piyasasıyla ilgili en önemli noktalardan bir diğeri ise Türkiye’de işgücüne dâhil olmayanların, işgücünden daha fazla olmasıdır. Bu yüzden işgücüne katılma oranı % 50’nin altındadır.

Günümüz Türkiye’sinde hala istihdam edilmeyi bekleyen ve makro düzeyde yeterli istihdam olanakları olmadığından uzun süreli işsizlikle mücadele eden yüzbinlerce insan yaşamaktadır. Bunların içerisinde spesifik olarak cinsiyetçi bir yaklaşım ile ataerkilliğin hüküm sürdüğü yönetim ideolojileri kadınları uzun süreli işsizliğe sürüklemektedir. Aynı şekilde iş ilişkilerinde işveren ve amirlerin “otoriter baba” figürü olarak konumlanması, sorunun kronikleşmesini artırmaktadır.

Bu noktada istihdam sorunsalında karşımıza çıkan başlıca üç taraf var: Devlet, işçi ve işveren. Sorunun çözümünün ağırlığını devlet ve işveren oluşturuyor. İşçi sorunun alt basamağında kalsa da esasen basamağın ana unsuru konumundadır. Devletin her yıl en az 1 milyon vatandaşa istihdam sağlaması zorunluluğu vardır. Yaratmak zorunda olduğu istihdamı tek başına çözebilmesi ise mümkün değildir. Bunun için değişik teşebbüslerle ortak çalışmalar gerçekleştirmesi gerekmektedir. Devleti istihdam çerçevesinde vuran ilk olay 2001 krizi, ikinci olay 2009’dan itibaren dünyayı etkisi altına alan küresel kriz, üçüncü olay ise son dönemde döviz artışı ile patlayan krizdir. Bu üç dönem içerisinde Türkiye’de birçok iş yeri kapandı, devam eden işyerleri ise personel çıkartmak durumunda kaldı, kalıyor. Ekonominin % 6’dan fazla büyümesi, enflasyonun yüzde 10’un üzerine çıkması sorununu gölgeleyememiştir.

Diyarbakır ili, yukarıda izah edilmeye çalışılan Türkiye gerçekliklerinden en acımasız payı almakta, işsizlik çığı her geçen gün daha da büyüdüğü gibi çalışma koşullarındaki yetersizlikler de düzeltilememekte, ildeki iş ve işçi bulma kurumu başta olmak üzere resmi ve sivil oluşumlar da bu konuda ciddi bir etkinlik gösterememektedirler. Ne var ki, 19. Yüzyıl işsiz algısı ildeki işverenler ve kurumlar tarafından kabul gördüğü müddetçe de, bu konuda ciddi bir ilerleme sağlanamayacaktır.

Diyarbakır ilinde 15-64 yaş arası çalışabilir yaştaki nüfus toplam nüfusun % 59’unu oluşturmaktadır. Ancak işgücüne katılım ve istihdam oranları açısından kent 81 il içinde sonuncu sıralardadır. Sahip olduğu işgücü potansiyeli nedeniyle özellikle işgücüne dayalı sektörlerde son 10 yılda yatırımlarda artış görülmüştür. Ancak uzun süreli işsiz kişilerin bu alanlarda istihdamında ayrımcılık, dışlanma, düşük ücret politikaları, kayıt dışı istihdam gibi sorunlar ile karşı karşıya kalmaktadırlar.

Şiddet, göç, çalışma koşulları ve bunların yarattığı sorunlar katlanarak günümüze dek süregelmiştir. Sur, Cizre, Şırnak, Nusaybin gibi kimi yerlerde halen devam eden yıkımlar, göçler, uzun süreli işsizliğin artırdığı dezavantajlı kesimleri daha derinden etkilemekle birlikte, buralarda yaşayan veya yaşayamadığı için göç etmek zorunda kalan her insanı da dezavantajlı duruma sokmaktadır. Bu anlamda bölgemiz insanlarının dezavantajlı bireyler olmalarından ötürü, sürekli 1-0 yenik kaldıkları söylenebilir. Söz konusu dezavantajları en derinden yaşayanların başında ise kadınlar gelmektedir.

Derinleştikçe içinden çıkılmaz hale gelen ekonomik kriz bir yana, il genelinde konu ile ilgili çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Şu an işsizlik ile ilgili yürütülen en önemli proje, Diyarbakır Tekstil İhtisas OSB kurulumudur. Tekstil sektörünün emek-yoğun karakteri, ister istemez niceliksel olarak yoğun bir işgücünü gerektirmektedir. Bu işgücünün büyük bölümünü gençler ve kadınlar oluşturmaktadır. Tekstil İhtisas OSB’ye başvuruda bulunan sadece 59 firmanın güncel istihdam taahhüdü 10 bin kişi civarındadır. Bu rakam, nicel bir tanımlama olsa da özünde niteliksel işgücünü ifade etmektedir. Bu nedenle ilde gerekli niteliklere sahip olan gençlerin ve kadınların mesleki eğitimlerle yetiştirilmeleri önem arzetmektedir. Bu kalifiye iş gücünü yetiştirme ve açığa çıkartmanın yanı sıra, sektördeki işçi sirkülasyonu da dikkate alınarak çalışma koşullarının iyileştirilmesi ilgili çevrelerin mutlaka gündeminde olmalıdır.

Gerek iş arayanların çalışma koşullarına ve sürelerine olumsuz yaklaşımı, gerek işletmelerin çalışanlara sundukları çalışma koşullarının yetersizliği, düşük ücretler ve sosyal güvencesiz çalışma nedeni ile sektörde işgücü sirkülasyonu oldukça yüksektir. Ücretlerin düşüklüğü, güvencesiz çalıştırma, çalışma koşullarındaki kimi sorunlar sirkülasyonu arttıran ana nedenler olmakla birlikte, çalışanın iş disiplinine sahip olmaması ve işverenin bu iş disiplinini palyatif yöntemlerle çalışana kazandırmak istemesi de istihdamdaki bu sirkülasyonu artırmaktadır. Diğer yandan işverenler bölgenin geleneksel aile yapısından yakınsa da, aslında hak ve ücret politikası sağlıklı olursa, sirkülasyonun azalabileceğini göz ardı etmemek durumundadırlar. Bu konuda sendikalaşmanın yararları tartışılabileceği gibi, çocuklu kadınların, annelerin iş gücüne katılımının önünü açacak önlemlerin alınması gerekmektedir.

İnsanların her birinin biricik olduğu ve onurlu bir yaşamı hak ettikleri düşünüldüğünde ulusal ve bölgesel ölçekteki bütün tarafların, işsizlikle hem aktif hem de pasif yöntemlerle etkin bir şekilde mücadele etmeleri, bireyin onuruna yakışır bir yaşam sunmaları birincil amaç olmak durumundadır. Zira hemen herkes, aynı gemide olduğuna inanmaktadır…

 

 

 

 

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.