VEYSİ POLAT
Diyarbakır’ın şen olduğu dönemler.
Süte suyun katılmadığı, akşam yemeğinde bir tabağın komşuya ikram edildiği zamanlar.
Labirenti andıran sokaklarda avlulu evlerin kapılarının kilitlenmediği devirler.
Orta yaş üstü her Diyarbakırlının sokaklarında büyüdüğü, salça ekmek yiyerek top koşturduğu mahalleler.
Nüfus arttı, dar gelince memleket Bağlar ve Yenişehir’e doğru açıldı Sur.
Bağlar da Yenişehir de ilçe oldu.
Ama merkez yine Sur’du.
Hayat vardı Sur’da.
Ticaretin merkezi, anıların hep canlı olduğu bir yerdi.
İşi olan da olmayan da her gün mutlaka Sur’a uğrardı.
Aradan yıllar geçti.
Yıl 2015’e geldi.
2016’ya sarkan olayların yaşattığı mağduriyetin farkında herkes.
O dönemi yaşayan belki de tesadüfen hayatta olan Sur’da doğmuş bir gazeteci olarak ne hikayeler dinledik, ne trajedilere tanıklık ettik.
Evinde ölümü bekleyeni de Ofis’te 101’de okeye dönenleri de Hamravat’ta kadeh tokuşturanları da gördük.
Savaşı, yıkımı, ölümleri durduramamanın, yakınından bir haber alamayanın, vicdan sahibi Sur’lu Diyarbakırlının psikolojisinin bozulduğuna da şahitlik ettik.
Utandık insanlığımızdan.
Aradan yine yıllar geçti.
Ali Kartal’ın manav dükkanındayım.
Kendisi Sur mağduru.
Hikayesi parmak ısırtacak türden.
1980’lerde Fatihpaşa’daki babasının bakkal dükkanında hali vakti yerinde bir aileydi Kartal Ailesi.
7 nüfus, bir göz bakkal dükkanının arkasındaki tek gözlü odada yaşıyorlardı.
İşleri iyi gitti, zaman ilerledi, herkes evlenip kendi yuvasına gitti.
O yuvalar, karınlarını doyuran, kendilerini bugünlere dek tek geçim kaynağı olan tek gözlü bakkal dükanının yanı başıydı.
Büyüdükleri evin dışında 4 ev daha aldılar.
Ahde vefa olsa gerek ki eline biraz para geçenler gibi Sur’u terk etmediler.
Bir dükkan daha açtılar.
Tam 40 nüfusun buradan beslendiği bir dönemde, zorunlu olarak göç ettiler.
“Hendek” ve “barikat” olaylarının mağduru olarak Huzurevlerindeki ablasına yerleştiler.
10 gün boyunca 4 odada 40+5 kişi konakladılar.
Devletin kira yardımı kararı çıkınca yine Sur’dan çıkmadılar.
Gazi Caddesi’nin hemen arkasındaki sokakta ev tuttular.
Kira yardımı 2 yıl sonra sona erince kendi kaderlerine terk edildiler.
Haber için gittiğim sabit seyyar manav tezgahının önündeyim.
70’li yaşlarda bir kadın yanaşıyor.
Diğer müşteriler duymasın diye kısık sesle Kürtçe “Oğlum 2 kilo domates, biraz da meyve alacaktım. Maaşıma daha üç gün var” diyor.
Başını eğerek annenin gözlerine doğru götüren Ali’nin yanıtı, “Anne al, sorun değil” oluyor.
Ali’nin elinde 5 tapusu var, ama devlet ona evini açık artırma usulü ticarethane olarak satmak istiyor.
Gerisini ondan dinleyelim;
“Aradan 6 yıl geçti hala mağduriyetimizin giderilmesi noktasında tek bir adım atılmış değil. Hala evlerimizin olduğu bölgeyi gidip göremiyoruz. Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne gidip gelmekten yorulduk. Daha önce arsamızda konut yapılacağını, metrekaresini 500 TL’ye alacaklarını, yeni konutlar tamamlandığında ise metrekaresini 2 bin TL’ye bize teslim edeceklerini söylediler. Sözleşme imzaladık. Birçok kişinin sözleşmesi hala orada duruyor. Üç yıl boyunca bizi oyaladılar. En son konut değil de arsamıza işyeri yaptıklarını, bunun da bakanlık talimatıyla ihaleyle satılacağını söylediler. Kimin malını kime satıyorsunuz. Günde 70-80 TL kazanan bir vatandaş olarak trilyonluk bir iş adamıyla ben nasıl ihaleye gireyim?”
Aslında Sur’da yaşanan tüm mağduriyetlerin özeti Ali’nin söyledikleri.
Ali’nin hikayesi böyle.
Bir de Sur’da büyümüş ama Sur’a ihanet etmiş yüzkaraları var.
“Ucube” diye tanımlanan o yapıların mimari kim veya kimler?
Sur’un bazı bölgelerinin ticarethaneye çevrilmesinde kim veya kimler hangi plan/ları yaptı?
Kim veya kimler adrese teslim ihale/leri aldı?
Önümde milyon rakamlı bir ihale belgesi ve ticarethane paylaşım planı…
Hayıflanmamak elde değil.
Bir yandan Ali’nin hayat hikayesi, diğer yanda üç kuruş uğruna değerlerini peş para edenler…
Hiç unutmam, hatırı bende sayılır bir iş insanımıza bu hikayeyi anlatmış, bir de şu soruyu sormuştum:
“Sana ihale verilse Sur’da yıkımın olduğu yerde inşaat yapar mıydın?”
Net bir cevabı vardı:
“Açlıktan öleceğimi bilsem, dünyanın malını verseler dahi halkımın kanının döküldüğü yerde bir kirbit çöpü bile dikmem”
Ne diyelim…
İyi ki varsın Ali Kartal, iyi ki varsın “kirbit çöpü dahi dikmem” diyen adam!
