Ekoabori

Fedîkırın!

VEYSİ POLAT

Tolstoy ne diyordu:

“Acı duyabiliyorsan canlısın. Başkalarının acısını duyuyorsan insansın.”

Bugünl…

VEYSİ POLAT

Tolstoy ne diyordu:

“Acı duyabiliyorsan canlısın. Başkalarının acısını duyuyorsan insansın.”

Bugünlerde yapmak istediğim her şeyi erteliyorum.

Sanki zaman akmıyor; içimde birikiyor.

Bir çamur gibi ağırlaşıyor, adım atmayı zorlaştırıyor.

Boğazımdan geçen her lokma kursağımda düğümleniyor.

Ne yediğimi biliyorum ama tadını almıyorum.

Çünkü insanın midesi bazen açlıktan değil, utançtan bulanıyor.

Diyarbakır’ın buz kesen soğuğunda sobaya uzanan bir el bile utandırıyor insanı.

Çünkü dışarıda üşüyen yalnızca bedenler değil; vicdanlar da donmuş durumda.

Soğuk, artık bir hava durumu değil; toplumsal bir hal.

Ne söylesem, suya yazılmış gibi silinecek hissi var içimde.

Kelimeler ağırlığını yitiriyor, hakikat yankı bulamıyor.

Ekranlar açık ama gerçekler kapalı. Acılar filtrelenmiş, felaketler kumandayla kısılmış.

Ölümler haber bandına sığacak kadar küçültülmüş.

Ama yine de susmamayı, utanmayanlara “Fedî” etmeyi bir görev biliyorum.

Çünkü suskunluk, hiçbir şey olmamış gibi hayatın olağan akışına teslim olmak, çoğu zaman en büyük suç ortaklığıdır.

Bir önceki “Kezî” başlıklı yazıda Rojava’ya, orada yaşananlara dikkat çekmeye çalışmıştım.

O günden bugüne değişen pek bir şey yok.

Sadece ekranlar biraz daha karardı.

Işığı söndürülen, aç ve susuz bırakılarak ölüme terk edilen çocuklar varken; burada hayatına keyif katan, “duyar” yapıp sonra rahatça uyuyan bir kalabalık var.

Buna cehalet demek yetmez.

Bu, açık bir vicdan çürümesidir.

Umursamazlık artık bir karakter özelliği.

Vicdanlar körelmiş, merhamet aşınmış.

Oysa insanı hayvandan ayıran tam da budur: başkasının acısıyla sarsılabilme yeteneği.

Bugün karşımızda, “Başkaları zaten yapıyor” cümlesinin arkasına saklanan kolektif bir ahlaki çöküş duruyor.

Onlara söyleyecek tek satır lafım yok.

Çünkü kelimeler, bazen bu kadar kirliliği taşıyamıyor.

Daha uzağa gitmeye de gerek yok.

Dün Sivas’ta Amedspor’a yapılanlar hâlâ sıcak.

Tüm sezon boyunca tribünlere gelen taraftar sayısı, o günkü kalabalığa yaklaşamazken, mesele bir anda Amedspor üzerinden Kürtlere getirildi.

Milliyetçiliğin en ham, en hoyrat hali sahaya sürüldü. Spor, bir kez daha nefretin aparatı yapıldı.

Marjinalleştirme çabalarıyla toplumsal fay hatlarına biraz daha tuz, biraz daha biber ekildi.

Bilinçli bir duygusal kırılma yaratılıyor.

Ve bütün bunlar utanmadan “birlik” diye pazarlanıyor.

Peki bu kin daha nereye kadar sürecek?

Barış sürecine ramak kalmışken, Kürtlerin başını barbarların önüne uzatmak ne kadar ahlaki, ne kadar insani?

Barış kelimesi dillerde bu kadar dolaşırken, nefret pratikte bu kadar örgütlü nasıl kalabiliyor?

Rojava’da, Kobanê’de yaşananlara verilen karşı reflekslerin kökeni apaçık: nefret.

Irak’tan Avrupa’ya, dünyanın dört bir yanındaki Kürtleri ortak bir acıda buluşturan bu dram, bazılarının umurunda bile değil.

Çünkü onların derdi insan hayatı değil; kimlikler üzerinden kurdukları düşmanlık.

Fedîkırın!

Utanmayanlara…

Görmeyenlere, duymayanlara…

Bu kadar acının ortasında hâlâ tarafsız ve umursamaz kalabilenlere.

Ekoabori