VEYSİ POLAT
Bir dönem “Güneydoğu’nun parlayan yıldızı” idi daha sonra “Doğu’nun Paris’i” olarak anılmaya başladı.
Tarihi geçmişi, onlarca medeniyete ev sahipliği, Dünya Mirası olarak kabul edilen Sur ve Hevsel Bahçeleri ile yerli ve yabancı turistin ölmeden görmek istediği bir şehir.
Amed.
Diyarbekir.
Diyarbakır.
Bu kentte Sur’u gezerken tarihi koklayabilir, Kayapınar’a giderek ünlü İspanyol şair Federico Garcia Lorca’nın dediği gibi “Bitmesi istenmeyen caddeleri” veya Dubai’yi andıran modern bir şehri görebilir, Bağlar’da turlarken yoksulluğun resmini çizebilirsiniz.
Ya da pozitif düşünüp aslında bu kentte yaşamak için onca neden var derken diğer yandan mutsuzluğun silüetini herkesin yüzünde görebilirsiniz.
Evet bu kent mutsuz.
Yüzler hep asık.
Devletin tartışmalı istatistiki verileriyle gündem olan TÜİK de bunu doğruluyor.
Son üç yıldır yapılan “Yaşam Memnuniyeti Araştırması”nda Diyarbakır, “Türkiye’nin en mutsuz kenti” çıkıyor.
Üç yıl öncesine gittiğimizde ise pandemiyi, ekonomik krizleri, sosyal ve siyasal memnuniyetsizliği görebilirsiniz.
Gençler geleceğini göremiyor, çalışanlar geçinme derdiyle sosyal hayattan kopuyor, yaşlılar emekliliğin tadını çıkaramıyor.
Ne yazık ki yazık ediliyor bu kente.
Bunca olumsuzluk içerisinde birbirine omuz verme, destek olma, hüznüne, sevincine ortak olma arzusu azalıyor.
Sonra “Hasutlar” ordusu çıkıyor karşımıza.
İşgal ettiği makamı her şey sanan, para için hak, hukuk tanımayanlar mantar gibi türemeye başlıyor.
İki kelimeyi bir araya getiremeyenler, “yönetici” diye ortada fink atıyor.
İşte bu nedenle; Küstürmeyin insanları hayata.
Sonra her şeyden vazgeçiyorlar.
Yaşamaktan, güzel olan her şeyden.
Bir odada yalnızlığı, bir dağ başında kalmayı,
Bir adaya hapsedilmeyi,
Nerede bir yalnızlık varsa onu istiyorlar.
Saygılarımla
