Ekoabori

Sıhhat ve evlat…

VEYSİ POLAT

Her şeyin başı sağlık derler.

İnsan bu sözü sağlıklıyken bilir ama tam olarak anlamaz.

Ta ki sevdi…

VEYSİ POLAT

Her şeyin başı sağlık derler.

İnsan bu sözü sağlıklıyken bilir ama tam olarak anlamaz.

Ta ki sevdiğinin başucunda, gecenin bir yarısı hastane koridorunda oturup saatleri devirene kadar…

O zaman hayatın bütün hesapları değişiyor.

Para, makam, mevki, itibar, ertelenen işler, yetişilecek toplantılar… Bir anda hepsi anlamını yitiriyor.

Geriye tek bir şey kalıyor:

“Yeter ki iyi olsun…”

Kaç gündür can parçamın yanı başındayım.

Bir baba için evladının hastalığını seyretmekten daha ağır ne olabilir, bilmiyorum.

İnsan elinden gelen her şeyi yapmak istiyor.

Ama bazı anlarda yapabileceğiniz tek şey kalıyor:

Beklemek.

Doktorun kapıdan çıkmasını beklemek…

Bir tahlil sonucunu beklemek…

İyi bir haber beklemek…

Biraz daha toparlasın diye beklemek…

Ve en çok da o iki kelimeyi duymayı beklemek:

“İyiyim.”

Meğer insanın bütün dünyası bazen tek bir kelimeye sığıyormuş.

“İyiyim…”

Ne büyük nimetmiş bu iki hece.

Geceler uykusuz geçiyor.

Saatlerin anlamı kalmıyor.

Sabah mı oldu, gece mi, artık fark etmiyorsunuz.

Bir süre sonra kendi yorgunluğunuzu bile unutuyorsunuz.

Çünkü gözünüz hastanın yüzünde.

Nasıl?

Nefesi rahat mı?

Ağrısı var mı?

Biraz olsun toparladı mı?

İşte bütün dünya bundan ibaret hale geliyor.

Bir nefesin rahat alınmasının…

Bir lokmanın iştahla yenmesinin…

Bir insanın ayağa kalkıp yürümesinin…

Bir evladın “iyiyim” demesinin…

Ne büyük nimet olduğunu anlıyorsunuz.

Bu günlerde bir başka gerçeğe de yakından tanıklık ediyorum.

Aslında hastalık, sadece yatağında yatan insanı değil, onun etrafındaki herkesi de içine çekiyor.

Hasta yakınları da hastalanıyor.

Ama onların hastalığı çoğu zaman görünmüyor.

Ateşleri ölçülmüyor.

Tahlilleri yapılmıyor.

Serumları takılmıyor.

Onlara “geçmiş olsun” diyenlerin sayısı da çok az.

Oysa onlar da günlerdir uykusuz.

Onlar da korkuyor.

Onlar da gecenin bir yarısı sessizce dua ediyor.

Onlar da doktorun yüzündeki ifadeden iyi ya da kötü bir şey anlamaya çalışıyor.

Hasta biraz iyileşse onların da yüzü gülüyor.

Bir tebessüm, onlara saatlerce uykudan daha iyi geliyor.

Ama hasta kötüleştiğinde…

Sanki bütün dünya başlarına yıkılıyor.

Hastanın acısı onların da acısı oluyor.

Bazen hastadan daha beter hale geliyorlar.

Çünkü hastanın yaşadığı ağrı bedende; hasta yakınının yaşadığı acı ise yüreğinde.

Birkaç gündür hastane koridorlarında otururken hayatın ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha anlıyorum.

Dışarıda herkes bir yerlere yetişme telaşında.

Telefonlar çalıyor.

Toplantılar yapılıyor.

İnsanlar para kazanmanın, daha fazla kazanmanın, daha iyi yaşamanın peşinde.

Kimi makam için mücadele ediyor, kimi küçücük bir meseleye öfkeleniyor.

Sonra hastane kapısından içeri giriyorsunuz.

Bütün o hesaplar geride kalıyor.

Bir odanın kapısında beklerken anlıyorsunuz:

Hayatta gerçekten önemli olan şeylerin çoğu aslında çok basit.

Sağlıklı olmak.

Sevdiklerinin sağlıklı olması.

Birlikte kahvaltı etmek.

Bir kahve içmek.

Bir telefon konuşması yapmak.

Bir evladın sesini duymak.

Ve ona sarılabilmek…

Meğer insanın gerçek zenginliği bunlarmış.

Biz çoğu zaman sahip olduklarımızın kıymetini, onları kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca anlıyoruz.

Oysa hayat bize her gün aynı şeyi söylüyor:

Şükret.

Nefes alabiliyorsan şükret.

Sevdiklerin yanındaysa şükret.

Birlikte yürüyebiliyorsan şükret.

Bir evladının sesini duyabiliyorsan şükret.

Çünkü bazı şeylerin değeri, ancak yokluğunda anlaşılıyor.

Bu satırları bir köşe yazarı olarak değil, evladının başucunda bekleyen bir baba olarak yazıyorum.

İnsan bazı duyguları anlatırken kelimeler yetersiz kalıyor.

Ben de şu anda kelimelerin yetmediği bir yerdeyim.

Can parçamın bir an önce iyileşmesini, yeniden eski neşesine kavuşmasını bekliyorum.

Biliyorum, kötü günler geçecek.

Bu günler de geride kalacak.

Yine güleceğiz.

Yine hayatın telaşına karışacağız.

Belki yine önemsiz şeylere kızacağız.

Ama umarım bugünlerin bize öğrettiği en önemli şeyi hiç unutmayacağız:

Sağlık, sahip olduğumuz en büyük servet.

Çünkü insan hastane koridorlarında şunu çok net anlıyor:

Hayatta kaybetmekten korktuğunuz bir insan varsa, aslında dünyanın en zengin insanısınız.

Çünkü sevdiğiniz biri var.

Ve onun için dua ediyorsunuz.

Ben de bugün bütün hesapları bir kenara bırakıp aynı duayı ediyorum:

Allah’ım, bütün hastalara şifa ver.
Hasta yakınlarına sabır ve güç ver.
Ve hiçbir anneye, hiçbir babaya, hiçbir evlada sevdiğinin başucunda çaresizce beklemeyi nasip etme.

Çünkü insanın hayatta isteyebileceği en büyük şey bazen gerçekten çok basit:

Evladının sağlıklı olduğunu görmek.

Gerisi…

Gerçekten teferruat.

Şifa ile güzel kızım…

Ayağa kalkacaksın ve biz yine Sur’un sokaklarını, On Gözlü Köprü’yü birlikte arşınlayacağız…

Ekoabori