Ekoabori

Umut ve kırılganlık!

Kürt toplumu bugün barışa en yakın olduğu kadar, en temkinli olduğu yerde duruyor.

VEYSİ POLAT

Yarım asırlık bir hikaye bu.

Silahların konuştuğu, köylerin boşaltıldığı, hayatın olağan akışının askeri gölgeler altında kesintiye uğradığı uzun bir dönem.

Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunda yaşayan Kürtler için adaletin terazisi çoğu zaman şaştı, haklar ertelendi, eşitlik duygusu zedelendi, bir coğrafya sistematik biçimde geri bırakıldı.

Bu sadece bir güvenlik politikası değildi.

Aynı zamanda derin bir toplumsal kırılmaydı.

Batıya göç edenler, gittikleri yerde de başka bir gerçekle yüzleşti.

Dışlanma, mahalle baskısı, görünmeyen sınırlar…

Zorunlu göçle İstanbul’a savrulduğum lise yıllarında bunun ne demek olduğunu bizzat yaşadım.

Kürt kimliğinin bir anda insanın omuzlarına yük gibi bindirildiği, her bakışta, her sözde kendini hatırlattığı günlerdi.

Sınıfta, sokakta, hayatın en sıradan anlarında bile “öteki” olduğun sana hissettirilirdi.

Bir insan kendi ülkesinde iki kez yabancılaştırıldı.

Önce doğduğu topraklardan koparıldı, sonra tutunmaya çalıştığı yerde kimliğinden dolayı dışlandı.

Bu yüzden mesele yalnızca geçmişte yaşananlarla sınırlı değil, bugün hala taşınan bir hafıza meselesidir.

OHAL yıllarında büyüyen kuşaklar, çocukluklarını panzer gölgesinde geçirdi.

Köyünde yaşayan insanlar, gündelik hayatın en temel ihtiyaçlarına bile sınırlamalarla erişti.

Gıda ambargosu, köylere giriş yasakları…

Bir dönem, un, yağ, şeker bile karakolun iznine tabi tutuldu.

Bunlar abartılı anlatılar değil, bu ülkenin yakın tarihinde kayıtlı gerçekler.

Ve tam da bu yüzden, bugün konuşulan her “barış” ihtimali, Kürt toplumunda aynı anda iki duyguyu büyütüyor:

Umut ve kırılganlık.

Çünkü geçmişle yüzleşilmeden kurulan her cümle, eksik kalıyor.

Geçen gün bir taziyede, yılların yükünü omuzlarında taşıyan bir yakının sözleri bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.

Newroz günüydü.

Meydanlarda insanlar çamurun içinde halaya durmuş, kutlama yapıyordu.

Yanımda duran kişi, sessiz ama içe işleyen bir sitemle şöyle dedi:

“Bugün herkes halayda… Benim kızım Kobanê’de şehit düştü. Bu kadar kan, sadece bir halay için miydi?”

Bu söz bir serzenişten öteydi.

Bir hafızanın, bir kaybın, bir kırılmanın ifadesiydi.

Defalarca barış denendi.

Ama her seferinde süreçler ya yarım bırakıldı ya da bilinçli şekilde sabote edildi.

Çatışmadan beslenen akıl, barışı sürekli erteledi.

Bu yüzden bugün gelinen noktada yalnızca yeni bir süreci değil, aynı zamanda eski güvensizliklerin gölgesini de konuşuyoruz.

Yaklaşık 1,5 yıl önce başlatılan süreç, önceki deneyimlerden farklı olarak daha kapalı ve kontrollü ilerletildi.

Açıklamalar sınırlı tutuldu, temaslar dar çerçevede yürütüldü.

PKK’nin kendini feshettiğini açıklaması ve eylemlerini sonlandırdığını duyurması, kuşkusuz tarihsel bir eşik.

Ancak mesele yalnızca silahların susması değil.

Asıl mesele, o silahların neden konuştuğuyla yüzleşmek.

Aradan geçen zaman diliminde siyasi aktörler arasındaki temaslar, sürecin ciddiyetini gösterdi.

AK Parti, MHP, Abdullah Öcalan ve DEM Parti arasında yürütülen diyalog, geçmişe kıyasla daha kurumsal bir zemin arayışını gösterdi.

TBMM’de kurulan komisyonun mağdurları, sivil toplum temsilcilerini ve kanaat önderlerini dinlemesi de önemli bir adımdı.

Ama burada kritik bir eşik var:

Toplumsal hafıza.

Kürt toplumunda bugün en belirgin duygu, geçmişin üzerinin örtülmesinden duyulan endişedir.

Çünkü yaşananlar yalnızca bireysel travmalar değil, kolektif bir hafızanın parçası.

Faili meçhuller, cezasızlık politikaları, zorunlu göçler, kayıplar…

Bunlar isimleri değişse de etkisi değişmeyen gerçekler.

Bu yüzden yüzleşme olmadan kurulacak bir barış, eksik bir barış olacaktır.

Adalet duygusu tesis edilmeden, güven duygusu inşa edilemez.

Önümüzdeki süreçte Meclis’te şekillenecek yasal çerçeve belirleyici olacak.

Ancak bu çerçevenin yalnızca teknik düzenlemelerden ibaret kalması, toplumsal beklentiyi karşılamayacaktır.

Bu toplum, artık sadece “çatışmasızlık” değil; hakikat, adalet ve tanınma talep ediyor.

Öte yandan zamanlama meselesi de hayati.

Bölgesel gerilimlerin arttığı, Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği bir dönemde Türkiye’nin kendi iç meselesini çözme iradesi göstermesi kritik.

Ancak bu iradenin gecikmesi, sürecin kırılganlığını daha da artırıyor.

Özellikle geçmişte en sert karşı duruşlardan birini sergileyen Devlet Bahçeli’nin dahi “zaman kaybedilmemeli” vurgusu yaptığı bir ortamda, atılan adımların ağır ilerlemesi soru işaretlerini büyütüyor.

Bugün gelinen noktada açık olan şu:

Bu mesele ne yalnızca güvenlik politikalarıyla çözülebilir ne de sadece siyasi mutabakatlarla tamamlanabilir.

Bu mesele, aynı zamanda bir hafıza meselesidir.

Ve hafıza bastırıldığında değil, tanındığında iyileşir.

Türkiye eğer gerçekten yeni bir sayfa açmak istiyorsa, sadece bugünü değil, geçmişi de konuşmak zorundadır.

Aksi halde her yeni başlangıç, eski bir yarım kalmışlığın devamı olmaktan öteye geçemez.

Kürt toplumu bugün barışa en yakın olduğu kadar, en temkinli olduğu yerde duruyor.

Çünkü biliyor: Yüzleşilmemiş bir geçmiş, her zaman geri döner.

 

Ekoabori